
Gurbetin en tatlı yanlarından birisi de, şimdilerde unutulan, neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş mektuplardır. Zor yazılan ama çok beklenen, çok özlenen mektuplar. İçinde hasret kokan, özlem kokan, sevgi ve samimiyet kokan o güzelim mektuplar. Bir gül bahçesindeki bereketli topraklar gibi her kelimesi yeni sevgiler bitiren mektuplar. Bir sır gibi içinde taşıdığın nice arzuları, diyemediğin nice güzel sözleri, gizli bir çeyiz sandığından çıkarır gibi utana sıkıla ortaya seren mektuplar. Söyleyemediğin ne kadar güzel duygular varsa, bir galeride sergilenen sıra sıra sanat eserleri gibi ilgilisine fısıldayan mektuplar. Üzerinde durup düşündüren, yazmanın zorluğunu ve zerafetini öğreten, insanları yeniden birbirine sevdiren, yeniden birbirine bağlayan, akrabalık, dostluk, arkadaşlık gibi aidiyet hislerini bir dantel gibi ören mektuplar.
Ben abime asla “seni çok seviyorum” dememişimdir yüzüne karşı. Ondan da duymamışımdır. Ama yıllar sonra yazılan ve yırtılıp atılmaktan kurtulan ne kadar mektuplar varsa topladığım dosyamda, abime yazdıklarımı görüyorum:
“Kıymetli ve aziz abiciğim, mektubuma başlamadan önce selam eder ellerinden öper Cenabı Allah'tan iki dünya saadetleri dilerim. Dedim ya, benim iyi kalpli, fedakâr ve örnek insan abiciğim inan sizi ne kadar sevdiğimi bilemezsiniz. Tatili dört gözle bekliyorum”. (17 12 1970. Diyarbakır)
Abime ne güzel şeyler söylemişim mektupta. O da bana kim bilir neler söylemiştir. Şimdi ihtiyarladık. Yaşımız gibi bu tür sevgi duygularımız da yaşlanmış. Ben şimdi ona utanmasam da yine evlenmeden önce maaşını alır almaz babasına vermesinde, evlendikten sonra kardeşlerini evinde barındırmasında, şehirde yedirip yatırmasında ne kadar fedakâr olduğunu söylesem, memnun olmaz mı? Aradaki sevgi tazelenip ışkın vermez mi? Son zamanlarda yaşlılık yavaş yavaş yakışıyor ikimize de. Bazen babam, dedem, ebem, kocanam ve bibilerimden konuşurken sesi titreyen, gözleri dolan abim, eğer bu satırları okuyabilirse, kim bilir ne kadar duygulanacak ve sessizce akan gözyaşlarını silecektir.
Aklıma nereden geldi bilmiyorum, bana gelen mektupları, hatta ailemden elime geçen diğer mektupları atmadan bir dosyaya koyardım. Şimdi babamdan, abimden, hatta babama ve abime akraba ve arkadaşlarından gelen bazı mektuplar bende iki dosya içindedir. Birisi bana ait, diğeri ortak mektuplar. Çok ilginç sözler, haberler, duygular var içinde…
Mesela bir mektupta bütün kardeşlerime selam ediyorum. Bir de henüz adını bilmediğim yeni doğmuş, dünyaya yeni merhaba diyen bir kardeşime selam ediyorum. “Asiye” koymuşlar sonra adını. Ne tuhaf duygular değil mi? Ben gurbetteyim ve yeni kardeşlerim dünyaya geliyor yıllar içinde. Bilmediğim kardeşlerim…
Eskiden mektuplar sayesinde herkes az çok “yazar” idi. Yazmak için eline kalemi alan insan ne yazacağını az çok düşünürdü. Demek mektuplar düşünmeyi ve düşünceyi yazıya dökmeyi öğretiyordu bize. Şimdi ondan da mahrum kaldık. Şimdi çin yazısı gibi sembollerle iş bitiren çetleşmeye kaldık. Akıllı ve görüntülü telefonlar onu da öldürdü. Bakalım bu işin sonu nereye varacak?
Mesela ben 19 Mart 1974’te birisine bir mektup yazmışım. O mektupta bayağı büyük adamlar gibi laflar etmişim. İsterseniz size bir parça okuyayım:
“Arkadaşlarını çoğaltmaya çalış. Lakin sana eyvallah etmeyenleri de fazla nazlama. Hiç kimseye arkandan dedikodu yapmalarına fırsat verme. Hiç kimseye karşı daima mahcup olacağın bir işi yapma. Vakarını muhafaza et. Sen de hiç kimsenin gıybetini yapma. Bazıları sana lüzumsuz bozuk çalarlarsa aldırma. Onlara gereken cevabı ver. Seninle laubali olmalarına ise hiç fırsat verme. Kim olursa olsun. Yeter ki sen haklı ol, adil ol.”
Şimdi yeniden okuyunca gördüm ki, hem üslup, hem de fikirde katılmadığım yerler olsa bile, o yaşlarıma göre hiç de fena değilmişim yazarken. Bilmem siz ne dersiniz?
Şimdi o mektuplar kalmadı maalesef. Postacı yolu gözlenmiyor. Bir şeyler geliyorsa, ancak elektirik, su, doğalgaz faturası gibi ya çok soğuk, ya da bir ceza gibi çok sıcak evraklar geliyor. Teknik sevgiyi öldürüyor. Ya telefon, ya da kendine ait bir dili olan çetler, kısa mesajlar, istesen de istemesen de duyguyu öldürüp katı bir resmiyet, soğuk bir akılcılık ve hissiz materyalizme mahkûm ediyor insanı.
Yazık, çocuklarımız mektuplardaki ince duyguyu ve zarif ifadeleri artık tadamayacaklar.
