
Soyadı Bağcı olan Bakırcı Ahmet abimiz güler yüzlü, tatlı dilli, hizmetten zevk alan, cömert ve misafirperver bir insandı. Hanımı Hatice ablamız da öyle, çok nazik ve kibar, sessiz ve sakin, misafirlere karşı güler yüzlü ve hizmetli bir hanımdı. Bize de akraba gelirmiş uzaktan. Eskiler bu akrabalık bağlarını iyi biliyorlar. Ama yeni yetmeler akraba deyip geçiyoruz. “Nereden?” deseler sayamıyoruz. Bekârlık günlerimde beni sık sık evlerine davet ederlerdi. Andırının en güzel yerinde, önü açık ve seyrangâh bir tepe üzerinde, kazanın en güzel evlerinden birisiydi. Akşam yemeğini yer, ya onlarda veya başka bir dostun evinde sohbet ederdik.
Kadim Dost
Bakırcı Ahmet öncelikli dostlarımızdandır. Aslen bize yakın Öşlü köyünden olan bu abinin babasını da tanırdım. Oralara bakır kap kacak götürüp satarken yerleşmişler bir demlik. Mutfak eşyaları satarlardı. Anlatmıştım, hani bir yarıyıl tatilinde Diyarbakır’dan Andırın’a ilk gittiğimde, kışın yollar kapalı olduğu için onların evinde yatmıştık babamla beraber.
Soyadı Bağcı olan Ahmet abimiz güler yüzlü, tatlı dilli, hizmetten zevk alan, cömert ve misafirperver bir insandı. Hanımı Hatice ablamız da öyle, çok nazik ve kibar, sessiz ve sakin, misafirlere karşı güler yüzlü ve hizmetli bir hanımdı. Bize de akraba gelirmiş uzaktan. Eskiler bu akrabalık bağlarını iyi biliyorlar. Ama yeni yetmeler akraba deyip geçiyoruz. “Nereden?” deseler sayamıyoruz.
Bekârlık günlerimde beni sık sık evlerine davet ederlerdi. Andırının en güzel yerinde, önü açık ve seyrangâh bir tepe üzerinde, kazanın en güzel evlerinden birisiydi. Akşam yemeğini yer, ya onlarda veya başka bir dostun evinde sohbet ederdik. Ahmet Gülnar hocamı da sayarsak, bu isimler daha önceden tanıdıklarımdı.
Bu insanların vasıtasıyla yavaş yavaş ilçenin hatırlı insanları ile tanışmaya başladık. Öğretmenler ile zaten okulda beraberdik. Ama onlarla akşam sohbetlerimiz olmazdı. Akşamları daha çok esnaf ve memurlardan dindar insanlar bir araya gelir sohbet ederdik.
Ahmet abinin üzerimizdeki emeği çoktur. O zaman taksi kıymetliydi. Herkeste o nimet yoktu. Bakırcı abi esirgemezdi arabasını bizden. Kaç defa Maraşa götürmüş getirmiştir. Dostları ziyaret etmişizdir. Hatta izdivacımız için uzak şehirlere, dağlara vurmuştur arabasını. Gerçi “şoföre iyi bakın” diyerek kebabın en iyi tarafını bol miktarda o yemiştir, ama helal olsun, hak etmiştir.
Kızılayda Kırmızı Işık
Bir defasında İstanbul’a götürmüştür o taksiyle bizi. Sene 1980. Hatta hiç unutamam, Ankara Kızılay’da kırmızı lambayı geçmişiz. Polis durdurdu ve “neden?” diye sordu. Verdiği cevap neydi biliyor musunuz?
- Biz Maraşlik.
Adam:
- Ben onu sormuyorum beyefendi, dediyse de aldığı cevap aynıydı.
Biz vaziyet icabı içimizden gülüyorduk ancak. Nihayet polis dayanamadı:
- Gidin be kardeşim yahu, sizinle mi uğraşacağız.
Bana sorsaydı tercümanlık yapardım.
- Memur Bey, demek istiyor ki, “kusura bakmayın, bizim Maraş’ta trafik lambaları yok. O yüzden alışık değiliz, fark etmemişiz”.
Haydi Hacca Gidelim
İşte 1979’daki Kabe baskını olayının olduğu yılda bir gün Bakırcı Ahmet abinin dükkânında konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı Kâbe’den ve hacdan açıldı. O zaman insanlar hacca kendi çabalarıyla ve arabaları ile gidebiliyorlardı. En büyük sorun döviz bulmak ve vize almaktı. O yıllarda insanlar üzerinde yabancı para bulunduramazlardı. Yurt dışına çıkacak olanlar pasaportlarını ve vizelerini gösterir, bir bankadan böylece döviz alabilirlerdi. Hacca gitmenin başka manileri de vardı. Çünkü sistem vatandaşların hacca gitmesini istemiyordu.
Uzun yıllar zaten yasaklamıştı haccı. Sanırım 1946’da serbestlik geldi. Türkiye’den gelenleri görünce İslam dünyası onları gözyaşları ile bağrına basmış ve “biz sizi irtidat ettiniz zannediyorduk” demişlerdi.
Hiç şüphesiz hacca giden insanlar daha şuurlu bir müslüman olarak dönüyorlardı. Müslümanlıktan hep korkan bir sistem vardı o zamanlar. Yasal yollardan hacca gitmeyi bile engellemeye çalışıyorlardı. Her hac mevsiminde Arabistan'da Kolera hastalığı yaygınlaşırdı. Bunu bahane ederek insanları hacdan uzaklaştırmak isterlerdi. Her zorluğa katlanarak gidenlerin de Zemzem üzerine klor sıkar, bazen kurmalarını karantina diyerek el koyarlardı. Fakat müslümanlar her türlü zahmeti göze alarak imkan buldukça hacca giderlerdi.
İşte böyle bir ortamda Bakırcı Ahmet hep beraber hacca gitmemizi teklif etti. Kendisi arabasıyla şoförlük yapacak, herkes masrafını üstlenecekti. Müftü Efendi Ahmet Gülnar da katıldı. Beni de teşvik ettiler. Hayatımın en önemli amaçlarından bir tanesi de hacca gitmekti. Ömürlük planım içinde bir an evvel yerine getirilmesi gereken bir farz idi bu. Onun dışında kalan İslam'ın bütün şartlarını aşağı yukarı yerine getirmiştim. Ama hac hala bir eksiklik olarak duruyordu. Üstelik bu sene haç ayı bizim yarıyıl tatiline geliyordu. Bu bizim için bulunmaz bir fırsattı.
Heyecanla kabul ettim. Resimlerimizi çektirdik. Pasaporta müracaat ettik ve aldık. Bir miktar parayı Bakırcı abiye teslim ettik. O da Ankara'ya vize için gitti. Orada Arabistan konsolosluğunda aslen köylüsü olan Osman Şevket Yardımedici Hoca Efendi vardı. Konsolos çocuklarına öğretmenlik yapıyordu. Onun yardımı ile daha önce de vize almıştı. Biz de çok umutluyduk. Vakit daralıyordu. Biz kendisini Maraş’ta beklemek üzere eşimle beraber gittim.
Çok Heyecanlıydım
Derken iki araba Andırın’dan arkadaşlar geldiler. Sokak başında Tenekeci İbrahim Buluntu abinin dükkânında buluştuk. O da kafileye dâhildi. Benim de her şeyim hazırdı. Büyük bir heyecan içindeydim. Arkadaşları görünce kucaklaştık. Yarın yola çıkmak üzere kararlaştırdık.
İçim içime sığmıyordu. O kutsal beldelere gidecek, Allah'ın evini ziyaret edecektik. Kur'an'ın indiği mekânları görecek, Peygamberimizin gezip dolaştığı sokaklarda yürüyecektik. İslam'a davet etmek için ayağa kalkıp konuştuğu, insanların kendisini dinleyip kimisinin kabul, kimisinin reddettiği, hatta eziyet ve işkence ederek yakasını yırtıp yere düşürdükleri, belki de vurur incittikleri mekânları görecektik. Hicret yolunu, Medine yurdunu ve içinde yaşadığı kabrini ziyaret edecektik. Bir kul için bundan büyük saadet olabilir miydi?
O yüzden arkadaşlarımın sağ salim gelmelerini heyecanla bekliyordum. Nihayet onlar da gelmişti işte. Her şey hazırdı. Ben eşimle her gün konuşuyorum, onun gözyaşlarını siliyorum, “dönerim inşallah” diye teselli ediyordum.
Şok Şok Şok
Fakat arkadaşlar arada bir kendi aralarında konuşup duruyorlardı. Ben yanlarına vardığım zaman lafı değiştiriyorlardı. Ben de buna hiç takılmıyordum. Çünkü birisi benden bir şeyi gizlemek isterse ben oradan uzaklaşır, onlara yardımcı olurdum. Ne konuşacaklarını hiç de merak etmezdim. Öteden beri huyum budur.
Nihayet akşam oldu, evlerimize dağılacak, yarın sabah namazında buluşup yola çıkacaktık. Ancak bana baktıkça arkadaşların yüzünde bir burukluk vardı. Ben de içimden “Hayırdır inşallah” diyordum. Nihayet Ahmet Efendi açıldı:
“Hocam sana nasıl anlatacağımızı bilemiyoruz. Biz vize için Ankara'ya gittiğimizde Suudi başkonsolosluğunda bir sürprizle karşılaştık. Geçenlerde Kâbe baskını olmuştu ya, işte o baskından dolayı Suudi Arabistan hükümeti çok korkmuş. Bu sene kırk yaşın altındakilere vize vermemeyi kararlaştırmış. Çok çabaladık, fakat maalesef sana vize alamadık. Hatta Ahmet Hocamın yaşı 39'u geçmişti. Kırkı doldurmadı diye ona bile vermek istemiyorlardı. Aracı dostları da zorladık. Nihayet “Bu bir müftüdür” dedik, ona vize aldık. Senin için de “bu bir din dersi öğretmenidir, bir hoca efendidir,” diye çok yalvardım Ama bir türlü dinletemedik. Velhasıl sana vize vermediler. Seni burada bırakıp gitmek bizim de içimize sinmiyor. Ama neylersin ki çaresiziz hocam. Kusura bakmayın, siz gidemiyorsunuz.”
Ağlayamamak Çok Kötüymüş
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, ama onları daha fazla üzmemek için “Ne yapalım, kader böyleymiş, Siz Selametle gider makbul ibadetlerle gelirsiniz inşallah” dedim.
Daha fazla orada duramazdım. Hepsi ile kucaklaştım. Başım önde hızlıca kayın babamın evine doğru yürüdüm. Yolda çözülmekten korkuyordum. O zaman Eğitim Enstitüsü'nün bulunduğu eski evlerine vardım. Hanımım beni kapıda karşıladı. Vaziyetimi beğenmemişti. “Ne oldu?” dedi. Ben kendimi sıkıyordum. Ona cevap veremedim. Çünkü ağzımı açsam ağlamamı utamayacaktım. Evin kapısına en yakın olan misafir odasına kendimi zor attım, kapıyı kilitleyerek hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Evdekiler vaziyetimden bir şeyler anlamışlar ki ben çıkıncaya kadar rahatsız etmediler. Orada doya doya ağladım. Sakinleşince çıktım. Abdest tazeledim ve olanları vaziyeti anlattım. Hayatımın en acı günlerinden birisiydi o gün.
Dost Canlısı
Dost canlısıdır Ahmet abi. Sohbeti, ahbap ile gezmeyi, yemeyi içmeyi sever. İkramı boldur. Zuhuratı ve “kolerası” meşhurdur. Muhabbet insanıdır velhasıl.
Bizi buluşturan sadece hemşericilik değildir. Dindarlıktır öncelikle. Ezan okununca camiye giden, elinde teşbih, ağzında daima zikir ve dua bulunan, fırsat buldukça umreye ve hacca Rabbimizi ve Efendimizi ziyarete giden, siyasi hayatta hep dindar insanların yanında duran bir insandır. Rabbimiz kabul buyursun.
Zaman zaman büyük imtihanlardan da geçmiş, bela ve musibetlere duçar olmuştur. Bunlar istikametini bozduramamıştır. İflas etmiş, o güzelim evi satmak zorunda kalmış, sonra lütfu ilahi ile tekrar almıştır. Uzun süre yatalak olan çok sevdiği eşini kaybetmiş, dostlarıyla, en yakınlarıyla sınanmış, hepsini sabırla atlatmıştır.
Ömrümüzün Son Faslı
Şimdi ömrün bu son faslında evinde huzur ile yaşamaktadır. Biz de kendisine hep sağlık, mutluluk ve huzur için dua etmekteyiz. Sık görüşemesek de onu hep sevdik, seviyoruz. İyilik ve ikramlarını yâd ediyoruz.
O zamanlar üç evladı vardı; Ramazan, Yunus, Döne. Aradan yaklaşık elli yıl geçti. Kim bilir şimdi o çocukların bile kaç çocuğu olmuştur. Kendi kendime “Vay be! Demek elli yıl geçmiş” diyor, sanki inanamıyorum. Neylersin, alnına çarpan çıplak hakikat kayası çok sert. Sen tedbirli ol da alnını vurma!
Andırın ilk göz ağrımdır mesleğimde. En büyük sevinçlerimi, hüzünlerimi orada yaşadım. Çok güzel insanlarla tanıştım. Ayrıldığımda kalbimin bir parçası orada kaldı sanki.
Evet, artık Bakırcı abi ve ben, ikimiz de birçok sevdiğimizi ötelere göndermiş, bu dünyada kendimizi yalnız hissetmeye başlamış, ahbap ile buluşmayı bekleyen, hatta özleyen insanlarız. Rabbimiz yaşarken de, ölürken de, mahşerde hesap verirken de imanımızı ve kardeşliğimizi muhafaza eylesin.
Âmin!
