
İşte semer yaparak ve tamir ederek kazanç sağlayan Semerci Mahmut Usta, orada hemen tanışıp kaynaştığımız dostlarımızdan birisidir. Yere bağdaş kurarak çalışır, misafirlerine hasır iskembeler uzatır, ısmarladığı çaylar eşliğinde derin sohbet ve muhabbetlere daldığımız güzel mekânlardan birisidir, basit, kapısız, sağı solu semer, kamış, keçe dolu dükkânı.
Andırın dağlık bir yerdir ve ormanları çoktur. Dolayısıyla orman köyleri ve devletin onlar eliyle gördüğü orman dikimi, kesimi, tomruk veya odun yapımı gibi işçilik bakımından zengindir. Bu da orada semercilik mesleğini besler.
İşte semer yaparak ve tamir ederek kazanç sağlayan Semerci Mahmut Keçeci Usta, orada hemen tanışıp kaynaştığımız dostlarımızdan birisidir. Yere bağdaş kurarak oturduğu yerden çalışır, misafirlerine hasır iskembeler uzatır, ısmarladığı çaylar eşliğinde derin sohbet ve muhabbetlere daldığımız güzel mekânlardan birisidir, basit, kapısız, sağı solu semer, kamış, keçe dolu dükkânı.
Bazen Kaya Yargıcı gibi dostlar tevazu göstererek “bize de bir semer yap” dediklerinde mahcubiyetle kızarır, “bak şunlara hocam yahu” diye yarı sitem, yarı şikâyet ederdi bana.
Aslen Konya’dan yerleşmiş birisiydi. Vefakâr bir insandı. Her zaman hizmete amade olduğunu söyler, ikram için çabalardı. Üzüldüğüm, sıkıldığım, dost sohbetiyle tazelenmek istediğim zamanlarda hazır bir mekândı. Evimize yakınlığı da ayrı bir nimetti. Dışarıdan bakarsanız ne kadar basit, gösterişsiz, fakir gözükse de, içinde oturan yüzünden o kadar maneviyatta zengin, huzurlu ve saadetli bir yerdi. Eskiler "şerfül mekan bil mekin" derlerdi. Yani mekanın şerefi oturandan gelir. Evet, o mekan müstesna bir yer, Mahmut Efendi de unutulmaz bir dosttu vesselam.
Ayrılırken bana söylediği çok ilginçti: “Hocam, siz gidin. Artık sizden sonra dışardan gelenlerle asla dostluk kurmayacağım. Çünkü bu kadar muhabbetten sonra ayrılık çok acı veriyor”.
Arada bir telefonla konuşur, Andırın’a gittikçe buluşurduk. Son zamanlarda kansere yakalanmış. Tedavi sürecinde eşini kaybetmiş. Telefonda sesi mütevekkil ama hüzünlü gelirdi. Geçenlerde Bakırcı Ahmet abiye telefon etmiş, onu da sormuştum. Dedi ki:
- O şimdi hepimizden iyidir. Dünyanın ne gamı, ne çilesi artık onu üzemez.
- Ne zaman?
- Birkaç ay oluyor…
Demek 2026 nın ilk aylarında hakka yürümüştü. Mekanı cennet olsun.
Yazdığım ama henüz bastıramadığım hatıralarımda o dükkân ve o usta ile ilgili bir bölümü buraya almak istiyorum.
Bana mı Emanet?
"Derken günün sonu geliyor, ders bitiyor. Evimden önce kentin garip Müslümanlarından birine, bir semer ustası olan Mahmut Efendiye uğruyorum, hüznümü eve taşımamak ve bir parça açılmak için. Çayımı yudumlarken gözüm, keserin önünde, yani keskin ve amansız gücün önünde büklüm büklüm kıymıklanan tahta parçalarında. Nasıl da bize benziyorlar zavallılar!
Derken bir adam geliyor. Bitmek üzere olan semerin teslimini bekliyor, gösterilen yere otururken, heykel gibi gözleri yerde, garip, suskun ve çekingen. Batan güneşin son ışıklarıyla yüzü şafak renginde, alev alev yanıyor sanıyorum. Şalvarında kaç yamalık var bilmiyorum.
Semerci tanıştırıyor. Bir öğrencimin babasıymış. Köyden okusun diye yollamış oğlunu. Yoksulluğuna aldırmamış, cahil kalmasın, aydınlansın demiş. Ama oğlu İslam dışı karanlık bir ideolojinin, komünizmin ateş dolu küfür kuyusunda cayır cayır yanıyor şu anda. Baba oğlundan, oğlu dinsizliğinden, kafirleşmesinden habersiz!
Adama yeniden bakıyorum; iskemlesinde, sevgi, tereddüt ve kaygı karışımı gözlerle bana bakıyor, mahcup ve saygılı. Din dersi öğretmenine böyle bakar halkımız. Bunu biliyorum. Ama belli ki bir şey demek istiyor. Ben rahat olması için tebessüm ediyorum. O zaman adam diyor ki:
-Oğlum size emanet!
Beynimden vurulmuşa dönüyorum. İçimde bir yerlerim yırtılıyor sanki, binlerce dinamit patlıyor kalbimin setlerinde, tahammül barajım boşalıyor. Dayanamıyorum. Ne demek bana emanet. Bu ne büyük bir emanet? Bir payım mı var yoksa? Ne demek, bir evladın dinden çıkıp kâfir olması? Ne demek toprağını sıksan şüheda fışkıracak bu vatanda irtidatın, dinsizliğin dalga dalga yayılması?
Gözyaşlarımı saklayamayacağım, zıpkın yemiş balık gibi birden fırlıyorum, kimseye göstermek istemiyorum onları. Vakit alacakaranlıkta akşam. Minarelerden "Allahü Ekber" sesleri geliyor.
"Allahu Ekber" diyorum ağlayarak. Bağırmak istiyorum, haykırmak istiyorum "Allahü Ekber" diyerek kasabanın ortasında...
“Eve gitmeliyim” diyorum içimden sonra. “Beni evimin mahremiyeti kurtarır ancak”. Yolda, akşamın loşluğunda iki hayal koluma girer gibi oluyor ve biri:
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
derken öbürü;
Minareleri
Ezansız bırakma Allah’ım!
diyor ve gidiyorlar. Ben ise kendimle konuşur gibi mırıldanıyorum:
Dur ey yolcu beraber oturup ağlaşalım
Elemim bir yüreğin kân değil, paylaşalım."
