MUSTAFA KAYA SAATÇİ

Küçük bir kulübede saatçilik yapan Mustafa Kaya, iş yeri kadar ilginç bir insandı. İri yarı, yakışıklı, o nispette de şirin bir abiydi. Kulübesi dar, kendisi şişman, ama gönlü zengindi. Soruları vardı bir sürü ilginç. Onlar sohbeti açardı. Akşam sohbetlerimize de katılırdı.

Küçük bir kulübede saatçilik yapan Mustafa Kaya, iş yeri kadar ilginç bir insandı. İri yarı, yakışıklı, o nispette de şirin bir abiydi. Kulübesi dar, kendisi şişman, ama gönlü zengindi. Soruları vardı bir sürü ilginç. Onlar sohbeti açardı. Akşam sohbetlerimize de katılırdı.

Bir gün gelmez oldu. Uzayınca sordum. Hık mık etti. Israr edince:

- Hocam nasıl anlatacağımı bilemiyorum ki, dedi.

- Anlat hele!

- Ama hakikaten öyle hocam, nasıl anlatayım şimdi?

- Canım her neyse sen anlat, biz öyle karar verelim.

- Yahu ben beynimden vurulmuşa döndüm.

- Allah Allah! İyice merak etmeye başladım şimdi.

- Beni yanlış anlama hocam. Biz Müslümanız, Allah Teâlâ’nın şeriatına bağlıyız değil mi?

- Elbette!

- Şimdi senin en yakın arkadaşın, canın ciğerin, şeriata düşman olur, yetmez, “şeriatçılar bizi sevmez” derse, sen buna ne dersin?

- Halt etmiş derim. Kim şeriata düşman olursa kâfir olur.

- Hah işte, biz de böyle bilir, böyle inanırız.

- Eee!

- Geçen sohbet ediyorduk. Yanlış anlama ama Kaya abi “şeriatçılar tarikatçıları sevmez” dedi. Bize hep tasavvufu tarikatı anlattı. Biz de şeriatı daha iyi yaşayalım diye onu kabul ettik. Şimdi de böyle diyor. Ben onun sohbetine nasıl katılırım?

- Sen şimdi bu yüzden mi sohbetleri terk ettin?

- Evet!

- Peki, bana niye söylemedin?

- Kaya abiyi nasıl sevdiğimizi bilirsin. Onu nasıl sana şikâyet edebilirim?

- Hay Allah iyiliğini versin, şikayet etmeden söyleseydin ya, diyerek ben gülmeye başladım

Bu sefer şaşırma sırası ondaydı. Çünkü gülünecek vaziyet miydi bu?

 

Derin Mevzu

Hâlbuki ben hem gülüyor, hem de aynı zamanda düşünüyordum. Şimdi nasıl anlatmalı koca tasavvuf tarihinde zahir batın çatışmalarını, bu konuda itidali bırakıp aşırı gidenleri? Zor mesele, ama anlatılmalıydı az çok.

Nihayet benim gülmem gitti. Ona kibarca anlattım. Tasavvufta “dört kapı ve kırk makam” diye önemli bir usul bilgisi vardır. Bazı büyükler “dört kapı ve kırk makam”ı açıklamak için kitaplar yazmıştır. Dört kapıdan maksat, şerîat, tarîkat, marîfet ve hakîkattir. Kırk makam ise, bu kapılardan girilerek kat edilecek kırk adet merdiven, yani makam basamaklarıdır.

Bunlardan onu şerîatta, onu tarîkatta, onu marîfette ve onu da hakikattedir. Bunlar birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan kavramlar, bilgiler, haller ve makamlardır.

Ama bazı insanlar ilk makam, mertebe olan şeriatta kalır, ileriye gitmek istemezler. Hatta gidenleri de gereksiz işlerle uğraşmakla itham ederler. Bunlara “zahir ehli” derler. Buradan devam ederek tarikata giren, marifet elde ederek hakikate ulaşmaya çabalayan erbab-ı sülûka da “batın ehli” derler. Kaya abi bunu kastetmiştir.

Şeriatta kalarak daha ileriye manevi yolculuk yapmayanlara bir şey denemez. Ama onların da o yolculuğa çıkanlara bir şey dememesi gerekir. Çoğunluk böyle yapmıştır. Ama az da olsa işi anlamayan, şeriat ile tarikatı zıt şeyler sanan, dolayısıyla tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkarak sataşan insanlar da olmuş. Tasavvufu anlayan insanlar da onları müsamaha ile karşılanıp kavga edilmemiştir. Fakat zaman zaman her iki taraftan da meseleyi anlamayan ve çatışanlar çıkmıştır. Yoksa şeriat olmadan tarikat asla olamaz. Kaya abimiz bunu anlatmaya çalışmış ama demek ki becerememiş, seni kaçırmış.

- Oh be hocam! Yanan yüreğime karlı bir su serptin. Allah senden razı olsun!

- Hepimizden!

Hakkın rahmetine ahbaptan önce kavuşan bu abimizin Baki isminde bir oğlu öğrencimizdi. Akıllı, ahlaklı bir güzel öğrenci idi. Mezuniyette askeriyeye girmek istediğini söyleyip benimle istişare etti. O günkü şartlara bakarak bir değerlendirme yaptım ve sonuçta “O hayatta bizim sürekli işkence çekeceğimizi” söyleyerek bunu hoş görmedim.

Ama o aynı zamanda Kâmil Aydoğan Hoca ile de iyi konuşurdu. Kamil Hocamız o zaman devrimciydi. Sanırım o teşvik etmiş. Onun etkisiyle öyle de oldu. Yıllar sonra emekliye ayrıldığında bir kere telefonla görüştük. Çok şükür, fitneye düşmeden sağ salim çıkmış mücadeleden.