Andırın’a tayinim çıktığı zaman o dükkânı buldum. Mekânı değişmemişti. Hükümet Konağı'nın karşısında, ilçenin en güzel yerindeydi. Kendimi tanıttım. Sevindi. Babamı sordu. İyiliğinden bahsederek “gelir inşallah, görüşürsünüz” dedim. Beni çok sıcak karşılamış, babamla ilgili hatıralarını anlatmış ve her türlü yardıma hazır olduğunu söylemişti. Şapkası hala kafasındaydı!
Onun küçük kardeşi Orhan Dalkıran Bey ile de kısa zamanda tanıştık. İlkokul öğretmeniydi. Sonra İlçe Milli Eğitim müdürü oldu.
1960'lı yılların sonunda babam Andırın’da görev yaparken alışverişlerini toplu yaptığı bir iş yeri vardı. Bu işyerinde bir ev için gerekli olan malzemelerin çoğu bulunurdu. Yıllar sonra tanık olacağımız market türünün ilk örneklerinden sayılırdı. Ve bu marketi Süleyman Dalkıran Bey çalıştırırdı. Babamla beraber ben de o markete girmiş, çocuk yaşımda Süleyman Efendi ile babamın tatlı sohbetlerini dinlemişimdir.
Rahmetli babam orada Süleyman Efendi'nin babasını tanımış. Hatta bir gün özel misafiri olmuş. O yaşlı amcanın edep ve irfanına hayran idi. “Dağ başında bir köyde nasıl bir insan böyle İstanbul efendisi gibi olur?” derdi.
Bu amcanın erkek çocuklarından bir tanesi de Orhan Dalkıran idi. Orhan Bey Andırın’dan Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi'ne gelen öğrencilerden birisidir. O muhterem baba o zamanda İmam Hatibi takdir etmiş ve evladını gurbete göndererek orada okutmuştu. Bu hareketi bile o insanın irfanını gösterir.
İşte Süleyman Dalkıran Bey bu ailenin en büyük evladıdır. Ben onlardan bir tanesini daha tanıdım. Sanırım Muhasebeden emekli idi. Süleyman Bey başında şapkası, üzerinde dal geçe yelekli ceketi, ayağında şalvarı, yüzünde vakarını örtmeye çalışan bir tebessümü, sanırım bir de sigarası ile aklımda kalmıştı.
Andırın’a tayinim çıktığı zaman o dükkânı buldum. Mekânı değişmemişti. Hükümet Konağı'nın karşısında, ilçenin en güzel yerindeydi. Kendimi tanıttım. Sevindi. Babamı sordu. İyiliğinden bahsederek “gelir inşallah, görüşürsünüz” dedim. Beni çok sıcak karşılamış, babamla ilgili hatıralarını anlatmış ve her türlü yardıma hazır olduğunu söylemişti. Şapkası hala kafasındaydı!
Onun küçük kardeşi Orhan Dalkıran Bey ile de kısa zamanda tanıştık. İlkokul öğretmeniydi. Sonra İlçe Milli Eğitim müdürü oldu. Ailecek Adalet Partisi'nin tutarlardı. Orhan Bey namazlı abdestli dindar birisiydi. İmam Hatip Lisesi'nde okumanın semeresi üzerinde görülüyordu. Olgun, vakur, ağırbaşlı, oturaklı, az gülen, suyu ağır denilen cinsten birisiydi. Severdi ama sevdiğini abartılı bir şekilde göstermezdi. Kısa zamanda birbirimizle iyice yakınlaştık. Akşam sohbetlerimize o da katılırdı.
Zamanla Kaya abimizin etkisinde kalarak Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendiye intisap edenlerdendi. Bazen camiye gittiğimde onu bir köşeye çekilmiş, kıbleye karşı oturmuş, boynunu bükerek sessiz sessiz içinden zikrederken görürdüm. Bu manzara benim çok hoşuma giderdi.
Oradan ayrılırken hasret kalacağımı bildiğim insanlardan birisiydi Orhan Dalkıran Bey. Nitekim daha sonra Andırın’a ziyaretlerimizde hep onu görmeye çalışmışımdır. Bu ziyaretlerimizde iki durumu garibime gitti.
Birincisi, aradan yıllar geçmesine, yaşının ilerlemesine ve sağlığının bozulmasına rağmen sigarayı hala bırakmamış oluşudur.
İkincisi de emekliliğinin tadını çıkaracak yerde, elektrik malzemeleri satan büyük bir dükkân açmış bulunmasıdır. Böyle bir dükkânı çalıştırmak, ekonominin çok düzensiz gittiği o yıllarda çok da kolay olmasa gerekti. Kendisi emekli ve yaşlı bir memur olunca haliyle işlerini çalıştırdığı elemanlarla götürüyordu. Masa başında bulunsa bile bunun ağır yükü hasta bedenini yoruyordu. Acaba ne gibi zaruretleri vardı ki, biraz daha fazla para kazanmak için, kendisini böyle yoruyor, hatta yıpratıyordu.
Ben onun yerinde olsam, emekli maaşımla yetinmeye çalışır, öğretmenlik yıllarında okuyamadım kitaplarımı okur, namazlarını cemaatle kılar, dostlarla sohbet eder, sonra kalan vaktimi evimde geçirirdim. Ama insanlar bir yerde alışkanlıklarının ve etraflarının kurban oluyorlar.
Kendisini en son ziyaret ettiğimde yanımda Yusuf emmim de vardı. Kasasının başında oturuyordu. Biz de yanındaydık. Yıllar sonra kendisini ziyaret etmiş iki dost idik. Bize birer çay ısmarladı.
- Nasılsınız? Diye soruyor, ama cevabını alamadan kalkıyor veya uzanıyor, uzatılan parayı alıp fişini kesiyordu.
- İyiyiz, cevabımızı duyacak halde ile değildi. Bu arada çok şiddetli bir şekilde öksürüyordu. Soluk benzinden, zayıf bedeninden ve yorgun yüzünden anlaşılan sağlığı iyi değildi. Ama hala elinde sigara vardı.
Bir ara fırsat buluyor, bize dönerek:
- Kusura bakmayın, diyordu. Biz tam:
- Estağfurullah, diyecek iken bir başka müşteri geliyor, başını ona çevirmek ve ilgilenmek zorunda kalıyordu.
Çayımızı içtik. Emmimle göz göze geldik. Sessizce anlaştık. Çünkü doğru dürüst sohbet bile edemiyoruz. Zamanımız çok kısıtlı. Kibarca izin aldık, ama o bırakmak istemedi. Yemek teklif etti. Teşekkür ettik ve gönül alıcı iltifatlarla oradan ayrıldık. İster istemez düşünüyordum, “acaba bu dünyada son görüşmemiz miydi?”
Öyleymiş meğer!
