
Sora sora evini bulduk ve misafiri olduk. Kırk yıllık ahbap gibi koyu bir sohbete daldık. Hatıralarını dinledik. Bir ara bana döndü ve köyün karşı yamaçlarındaki bir mağarayı gösterdi:
- Şu karşı dağdaki mağarayı görüyor musun?
- Evet hocam.
- İşte o mağaralarda çok çocuk okuttum!
Yıllar sonra ben bu yazıyı yazarken bile ağlıyorum. En ücra köylerde, dağlar arasında kalmış obalarda bile Kur’an okutamamışlar. Ama mesuliyetten korkmuşlar da asla vazgeçmemişler.
Mağaralarda Kur’an Okutmak
Andırın’ın dağları arasında kalmış güzel bir vadi içinde Darıovası diye bir köy var. Birçok obasıyla meşhur bir köy. Orada yaşlı bir hoca efendinin yaşadığını duyduk. Onu ziyaret ederek sevap kazanmak ve hatıralarını dinlemek, onu da sevindirmek istedik. Zor zamanlarda dinimize hizmet etmiş bu mübarek insan Mustuk Hoca, yetişen yeni nesli görsün, dini hizmetlerin eskisi gibi takibat altında olmadığını bilsin, güzel günler arasında bir köprü olmanın mutluluğunu yaşasın istedik. Sezai Bey de aramızda idi. Müftü efendi ve Bakırcı abi de yanımızdaydı.
Sora sora evini bulduk ve misafiri olduk. Kırk yıllık ahbap gibi koyu bir sohbete daldık. Hatıralarını dinledik. Bir ara bana döndü ve köyün karşı yamaçlarındaki bir mağarayı gösterdi:
- Şu karşı dağdaki mağarayı görüyor musun?
- Evet hocam.
- İşte o mağaralarda çok çocuk okuttum!
Yıllar sonra ben bu yazıyı yazarken bile ağlıyorum. En ücra köylerde, dağlar arasında kalmış obalarda bile Kur’an okutamamışlar. Ama mesuliyetten korkmuşlar da asla vazgeçmemişler. Dağlarda, okutmuşlar. Mağaralarda okutmuşlar. Jandarma baskınları için köyün girişlerine nöbetçi dikmişler. Tehlike görüldüğünde derhal dağılmışlar. Sonra yine toplanıp okumuşlar, okutmuşlar.
O devrin ilim aşığı hocaları, elleri öpülesi o mübarek insanlar, yüce bir amaçla, yani köylerde kentlerde iyi insanlar, bilgili ve ahlaklı Müslümanlar yetiştirmek için hiç olmazsa bir Mızraklı ilmihal ile Kur’an okumasını öğretebilmek için onca çabalara girişmişler. Bunun için hakareti, işkenceyi ve hapsi göze almışlar.
Peygamber Efendimiz (aleyhi's salatu ve's selam) buyuruyor:
“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”
Kelepçeli Hocalar
Oysa Müslümanlar öyle acı günler yaşıyorlardı ki, Peygamber şahitliği ile o en hayırlı insanlar, o en hayırlı işi, yani Kur’an’ı öğretme vazifesini yaptılar diye elleri kelepçelenerek sokaklarda jandarma, polis veya zaptiyeler eşliğinde teşhir edilerek götürülüyorlardı karakollara, mahkemelere. Bir cani gibi!
Her şey tepetaklak olmuşu inkılaplarla. Kur’an’ı okuyan ve okutanlar, yeni düzen karşısında insanların en şerlisi olmuşlardı. Öyle kabul ediliyor, öyle muamele görüyorlardı. Hele de saçlarının ve sakallarının kesilmesi, sarıklarının çiğnenmesi, işgalci ecnebilerin bile yapmadığı bir hakaretti, işkenceydi!
Elbette bunları yapanların bir kısmı bu milletten değildi. Müslüman görünen bir sürü Yahudi, hıristiyan, ateist ecnebiler, kendilerini “Türk” diye tanıtıyorlardı. Birbirlerini tanıyor, koruyup kolluyor, elbirliği içinde ülkenin kilit noktalarında yerleşip, bu milleti dininden, tarihinden, medeniyetinden ve etraftaki kardeşlerinden koparmaya çalışıyorlardı. Avrupalılaşma, garplılaşma, batılılaşma, çağdaşlaşma, muasır medeniyet seviyesine çıkma gibi parlak laflarla bu aziz milleti kâfirleştirmeye çalışıyorlardı. Batılı galip devletler bütün imkanları ile bunların arkasındaydı.
Yakışmıyordu bunlar elbette bin yıl İslam’a hizmet etmiş bu milletin evlatlarına. Ama bu yakışıksız işler, en yakışıksız biçimde yapılıyordu. Acı olan, bu ecnebilerin, millet aleyhine yaptıkları her olayda ayak işlerini, bu milletten olup da gözünü mal ve iktidar hırsı bürüyüp dinden imandan çıkmış, vur deyince öldür anlayan, kaba saba dalkavuk görevlilere yaptırmalarıydı. Karakollarda hocalara işkence edenler, sakallarını kesenler, herhalde büyük şehirlerde büyük işlerin başında olan ecnebiler değildi! Bu aracı şahsiyetsiz, karaktersiz yağcı dalkavuklar, iyice işin cılkını çıkarıyorlardı.
Bunlar Yalan Diyenlere
Ey “Bunlar yalan. Abartıyorsunuz” diyenler veya öyle zannedenler; gidin de dedelerinizi dinleyiniz. Daha ölmediler. Kur’an’ı nasıl bir macera ile okumuşlar, dedelerinizi dinleyiniz. Daha bu sadece yüzünden okuma işine karşı yapılan çirkin muamele!
Ya onu asıl okumak demek olan manasını anlamak, hükümlerini kavramak, helal ve haramı üzerinde durmak, hayatın temel ilkelerini, yasalarını ondan almak, onun sunduğu şahsiyet ile donanmaya gelince, onu yapanlara hangi zulümleri mi yaptılar?
Sadece Bediuzzaman Said Nursî örneği bile gerçeği görmeye kâfidir.
Boşuna değil bu milletin, zulümlerle anılan o partiyi, o CHP ve zihniyetini toptan sandığa gömmüş olması ve bir daha iktidar yüzü göstermemesi.
O günleri asla unutmamak gerekir. Ezanlar yeniden İslamca okununca, millet minarelerin dibinde nasıl ağladı, nasıl kurbanlar kesti, yeni nesiller iyi öğrenmeli. Türkiye’de “ezan delileri” neden ve nasıl çıktı? Ezanı aslına uygun okutmak kimilerince nasıl bir “yobazlık” ve “karşı devrim” diye takdim edildi, hala da ediliyor, iyi görülmeli.
Halkın en masum dinî talepleri nasıl “irtica” olarak yaftalanıyor, anlayınız. Hala önemli bir yere bir kişi atansa, nasıl namaz kılıp kılmadığı, hanımının başının örtülü olup olmadığı araştırılıyor, iyi değerlendiriniz. Evet, şu günde bile. Din ve vicdan hürriyetinin anayasal hak olduğu, hatta beynelmilel kanunlarla anayasanın da üzerinde geçerli olduğu şu günlerde bile, bu rezillik ve kepazelikler bu mübarek ülkede nasıl ve niçin oluyor? Abartı var diyenler; araştırınız.
Eğer biz yakın veya uzak tarihimizi ve dolayısıyla düşmanlarımızı bilmezsek, hafızasını kaybeden bir insanın, can düşmanı hasımlarını dost edinmesi ve bir gün pusuya düşürülüp katledilmesi gibi bir feci akıbete maruz kalırız. O meşhur hikayede olduğu gibi mankurtlaşırız. Dün Allah için çalışanları bilmezsek, bugün kendimizi değerlendirmede ucbe ve kibre düşer, bindiğimiz dalı kesmek gibi bir deliliğe duçar oluruz. İşte size bir örnek.
Kalpsiz Yeni Yetme
Bu havarilerin, bu rabbanilerin kıymetini takdir edemeyenler, Allah aşkından, İslam sevgisinden mahrum insanlardır, kalpsiz insanlardır. İşte böyle birisi, küçük yaşta o sıralar bizim yörelerde yaygın olduğu gibi kaçak olarak sınırı geçmiş ve Arap âlemine okumaya gitmiş. Tahsilini bitirince de gelmiş, o havalide dolaşıyor, vaaz ediyormuş. Duyduğuma göre o mübarek Mustuk Hoca'nın köyüne de gelmiş ve doğrudan camiye giderek kürsüye çıkmış ve vaaz vermeye başlamış.
İslam adına gözyaşı döken bağrı yanık fedakâr hocamız olayı duyunca sevinç ve heyecanla camiye koşmuş. Büyük bir vecd ve coşku içinde vaizi dinlemiş. Şükürler ediyormuş Allah’a bu günleri de gösterdi diye! “İşte böyle güzel güzel âlimler yetişiyor ya, gözüm arkada kalmaz artık" diye ağlıyormuş. Çektikleri çilelere rağmen azıcık bir ilim öğretebildikleri günleri düşündükçe sevinç gözyaşları döküyor, içinden bayram ederek, mest-u hayran yeni yetişen bu genç hocayı dinliyormuş.
Vaaz bitince tebrik için dışarıda sıraya dizilen cemaatin en başına o durmuş ve evladı yaşındaki hocayı ihtiramla beklemeye başlamış. Kim bilir ne iltifatlar geçiriyormuş içinden, nasıl kucaklamayı, nasıl koklamayı, nasıl gözlerinden öpmeyi kuruyormuş. O, o anda ona değil, sanki mücessem İslam’a sarılacakmış gibi hissediyormuş kendini Allah bilir ya! Herkes de ona bakıyor, “herhalde aramızda en mutlu, en sevinçli olan hocamızdır” diyormuş.
O bu derûnî hazlar ve ulvî duygular içinde dalgalanırken, hoca cami kapısında gözükmüş. Onu yakından gören hoca büyük bir feyz dalgasıyla titremeye başlamış. Mutluluktan bayılacak hale gelmiş.
O yeni yetme genç hoca da heyecanlıymış, halinden belli. Büyük bir iftiharla o yaşlı emektar hocanın yanına gelmiş. Millet gözlerini açmış seyrediyor. “Kim bilir nasıl kucaklaşacaklar? Nasıl sarmaş dolaş ağlayacaklar?” diye heyecanla bekleşiyorlarmış.
Nihayet vaiz hocanın tam karşısına geçmiş. Herkes eğilip elini öpmesini beklerken o göğsünü yeni bir nefesle şişirmiş, havalı havalı şöyle bir bakmış yaşlı hocaya ve daha elini uzatmadan yılan gibi zehirli dilini uzatmış:
- Hoca hoca! Artık yeter! Bundan sonra bu cemaate İslam diye yalan yanlış bid'at ve hurafeler anlatamayacaksınız. Artık Arabistan’da okuyan gençler olarak bizler yetiştik. Bu millete gerçek İslam’ı biz anlatacağız.
Allah’ım ne kadar halîmsin, nasıl taşa çevirmedin bu hadsizi!
Bu kalpsiz adamın, bu kaba saba adamın, bu vicdansız adamın, bu adam olasıca adamın, bu kendisine “yeni selefi” diyen, aslında selefiliğe kurban olasıca bu çöl bedevisinin başına orada olan ve içinde kaçak göçek Kur’an okunan dağları nasıl geçirmedin! Nasıl gırtlağını sıkıp nefessiz bırakmadın! Nasıl kudret elinle kalbini yerinden söküp ezmedin! Ne kadar halîmsin Allah’ım!
Ben orada olsaydım da ağzının ortasına yumruğumu yapıştırsaydım senin rezil adam! Hatırladığım kadarıyla hayatımda kavga etmemiş birisi olarak ben, seni o caminin avlusunda evire çevire bir dövseydim, şöyle vura vura yatırsaydım yere, debelendikçe tekmeleseydim seni. Yüreğim hala soğumazdı herhalde!
Acaba şu mübarek yaşlı hoca efendi kim bilir ne düşünüyor, ne yapıyordur bu terbiyesizlik karşısında?
Of ki of, herhalde jandarma dipçiği bu kadar üzmemiştir bu aziz insanı!
Tabi Hoca Efendinin başından aşağı kaynar sular dökülmüş, sessizce donmuş kalmış zavallı! Gözlerinden iki damla yaş süzülmüş. Acaba nasıl cihanı sel basmadı o kahırdan, aklım almıyor. Derken kendine gelmiş ve:
- İyi evlat, sen doğrusunu anlat, diyerek sessizce başı önünde evine gitmiş.
Yazıklar olsun o köylülere ki o serseriye bir güzel kötek atıp kovmamışlar köylerinden!
Sana gelince övün aslanım övün! Ey âlim geçinen kara cahil saygısız yeni yetmeler, İslam’ı siz kaldırdınız düştüğü yerden, bayrakları burcuna siz diktiniz öyle mi? Ey baharın sarhoşları, kışta gelen ve sizin için titreyenleri nasıl unuttunuz? Ulan selefine saygısı olmayan serseriye kim saygı duyar be!
Yazıklar olsun sizlere! Biraz tarih okuyun. Biraz dostu düşmanı öğrenin. Biraz usul, biraz yöntem, biraz insan ilişkilerini ve iletişim bilgilerini, biraz davet ve tebliğ metodunu öğrenin ne olur!
Biraz büyük küçük bilin, cemiyet adamı olun bedeviler!
Kitaplar Tabutlarla Gömülüyor
Bu ülkede halk cebir ve şiddetle küfre zorlandı. İslam’ın okunması, öğrenilmesi, yaşanması, yaşatılması, yayılması, savunulması yasaklandı. Birçok âlim, kitaplarına tabut yaparak temiz bir toprağa gömdü. Çünkü o ekmek gibi aziz bilinen, göbekten aşağıda taşınmasına gönlün izin vermediği mukaddes kitaplar, aynı zamanda bir özel mülk olan o kitaplar, evlerden bedeli bile ödenmeden saygısızca toplanıyor ve salgın hastalık yayan zararlı mikroplar gibi sokak ortasında ateşe verilip yakılıyordu. Evet, inanılır gibi değil ama bütün bunlar oluyordu.
Bunu kim mi yapıyordu?
Bunu sözde bu ülkenin adamı yapıyordu.
Kim adına, ne hakla, nasıl bir zorbalıkla!
Sormak yasak. Soruşturmak, araştırmak yasak. İrtica damgasıyla damgalanan mürteci, Mehmet Akif Ersoy gibi İstiklal Marşımızı yazmış bir kahraman da olsa, vız gelir, fişlenir ve dışlanır. Devletten ne maaş alır o adam artık bir memur olarak, ne de iş. Aksine, sakıncalı bir adam olarak sürekli takip edilir, psikolojik baskı altında tutulur. Her olumsuz işte yakasına yapışılacak ilk maznun, ilk sanıktır, ilk şüphelidir. Anasından emdiği süt burnundan getirilmeli ki, başkalarına da ibret olmalı.
Bu sayılanların üstünden daha bir ömür geçmedi. O acıları biz yaşamadık, sadece “jandarma geliyor” diye “okuma”dan dağıtıldığımızı hatırlıyorum. Ama yaşayanları gördük ve dinledik. Üzerlerinde nasıl bir baskı, acı, kahır ve üzüntü bıraktığını müşahede ettik.
Evet, bu günlere nasıl geldik? Bir davayı o zor zamanlarda kimler nasıl taşıdılar? Din ve vicdan hürriyetinin anayasal hak olduğu, hatta beynelmilel kanunlarla anayasanın da üzerinde geçerli olduğu şu günlerde bile, bunlar ülkede nasıl ve niçin oluyor diye sorarken, ya bu davayı bugünlere kadar getirenlerin hakkı ve hatırı ne olacak?
Allah akıl, fikir, iz’an ve insaf versin!
