SÜLEYMAN MERT VE NURİYE ABLAMIZ

Nuriye abla yerde yaşayan bir melekti. O yaşındaki sevgi dolu saygısı, bir genç kız gibi canlı hayâsı ve her işinde abartısız olgunluğu ve itidali tarif edilemezdi. Annesine ve evlatlarına olan kalbindeki engin denizler gibi sükûnet dolu şefkat ve merhametini seyrettikçe hayran kalır, “bir kırıntısı bile bana yeter” diyerek sevinirdim. Böyle bir anneye sahip olmanın şükrünü bu çocuklar nasıl eda edebilirler diyerek onlar adına endişelenirdim. Fakat son deminde uzun süren hastalığında annelerine iyi hizmet ettiler. İnşallah borçlarını kısmen de olsa ödemişlerdir.

 

Bir Güzel Aile

1969 yılında yeni bir sürprizle karşılaştık. Babamı geçici görevle Andırın Orman Dairesi’ne tayin etmişlerdi. Orada işler çok yoğunmuş ve bir an önce bitirilmesi gerekiyormuş. Gidiş o gidiş... Üç ay kadar merkezde çalıştıktan sonra, Kaleboynu köyündeki orman dairesine kâtip-mutemet olarak tayini çıktı.

Babamın görevi ilk başta geçici olduğu için evini taşımamıştı. Orman Müdürlüğünün doğusundaki çukurda küçük bir lojman vermişlerdi kendisine; böylece otelde yatmaktan kurtulmuştu. O zaman lojmanlar sırt sırta veya yan yana iki daire tipinde yapılırdı. Bu küçük lojmanın bitişik dairesinde de orada hizmetli olarak çalışan Süleyman Mert abi, ailesiyle birlikte kalıyormuş.

Bu abinin lakabı “Âşık Süleyman”, hanımı da Nuriye ablamız imiş. O zaman yanlarında Ali Ekrem, Münevver, Cengiz ve Yakup adında dört çocukları varmış. İki de evli kızları varmış: Ayşe ve Huriye (kısaca Hürü diyorlardı).

Babam gelip gittikçe onların iyiliğinden bahsetti bize. Nuriye ablanın babamın evini temizlediğini, yemek gönderdiğini, "Bir hizmet varsa buyur abi" dediğini anlatırdı. Kızları da öylesine kırk yıllık dost gibi yardımcı olurlarmış. Babam bu aile için "Efendi bir adam, melek gibi bir hanım, hürmetli insanlar" derdi.

Velhasıl, bize gıyaben kalpten sevdirdi onları. Görüp tanıdığımızda anlatılanların hiç de abartılı olmadığını gördük. Kelimenin en sıcak anlamıyla gerçek birer dosttular. Ben o zamanlar Diyarbakır İmam Hatipte yatılı okuyordum. O yüzden evimizin Andırın Kaleboynu’na göçtüğünü bilmem. Ama tatillerde Andırın’a vardığımızda orası sanki evimiz olmuştu. Kazaya veya şehre gidip gelmelerde konak yerimizdi; akrabamız gibi ziyaret eder, orada yer, içer, bazen de yatardık.

Nurdan Münevver Doğar

Orman dairesinin işi çok olur. Ağaç dikilir, çapalanır, çok büyürse kesilir, odun veya tomruk yapılır, bunların taşınması için dağlarda yollar açılırdı. Bütün bu işleri orman köylüleri yapardı. Bu arada kıt maaşlarına katkı olsun diye memur çocukları da yaz aylarında bu işlerde çalışarak okula harçlık biriktirirlerdi. Biz de yapardık bu işleri zaman zaman.

İşte bir gün babam kazadan geliyordu. Onu getiren orman dairesinin resmi cipini görünce sevinir, dışarıda yolunu gözlerdik. Aldıkları varsa eve taşırdık. Yine bir gün, önce kendisi indi cipten. Sonra "Gel kızım" diyerek dünyalar tatlısı bir kız indirdi arabadan. Meğer bu etrafa tebessüm ve neşe saçan esmer güzeli kız, Nuriye ablamızın Münevver’i imiş! Nurdan Münevver doğar! Bundan daha doğal ne olabilir ki?

İlk defa tanışıyoruz o zaman. Babam, Süleyman abiye iyilik olsun diye onu yanında getirmişti. "Santralda telefon işlerine bakar, dairede bize yardım eder, karşılığında biraz ücret alır. Bizim çocuklar da yalnızlıktan kurtulup bir arkadaşa kavuşur. Günleri şen şakrak geçerse, bana yaz tatilinde köylerine gitmek için ısrar etmezler" diye düşünmüş olabilirdi. Akıllı adam! Bu kıymetli misafir tatil boyunca bizde yatıp kalkacaktı.

Babam bizi tanıştırırken o kadar sevimli ve sempatik davranıyordu ki, sanırsınız kırk yıldır tanışıyoruz. Üstünde açık yeşil kareli bir elbise, altında bir pantolon, başı açık. Esmere yakın buğday benizli, kara kaşlı kara gözlü bir ceylan gibiydi. Heyecanlı olduğu her halinden belli, kıpır kıpır, yerinde duramıyordu. Kardeşlerim kaptığı gibi içeri götürdüler onu. Akşama hiç yabancılığı kalmamış, evin bir kızı oluvermişti. Kısa zamanda bu uyum sağlama yeteneğine şaşmış kalmıştım. Ayşe ablamla yaşıtmış; o da benim gibi gurbette, Antalya Akseki taraflarında kız meslek lisesinde yatılı talebe imiş.

Onun gelmesiyle evimiz gerçekten "münevver" olup aydınlandı. Zaten “Münevver” de "nurlu, aydın" demek değil miydi? Henüz Nuriye ablayı ve bu kızı tam tanımadığımız o günlerde kendi kendime sorardım: "Bu kız nasıl bu kadar sevimli olabiliyor, içten bir samimiyetle, bu kadar neşeli ve sempatik konuşabiliyor?"

Babam onu dairede çok çalıştırmaz, eve gönderirdi. O geldiğinde çocukların neşesi tavan yapardı. Bazen cumartesi pazarları Hallo Mustafa amcalara veya yakın ormanlara gider, piknik yapardık. Konuşurken jest ve mimiklerini, ses tonunu öyle bir ayarlardı ki, Türk filmi seyreder gibi hayranlıkla onu izlerdim. Sevinci, kederi, öfkesi anında suratına yansır, konuşmasa bile kendisini anlatırdı.

Kısa zamanda müthiş bir ekip olmuştuk. Bize göre tek kusuru başının açık olması ve namaz kılmamasıydı; ama ev işlerine yardım etmeye varıncaya kadar her işte evin kızlarından farksızdı. Günlerimiz adeta bayram havasında geçiyordu.

Eğlenmenin Matemi

Bu arada Yusuf emmim babamı görmek için bize gelmişti. Aksilik bu ya, babam da o sırada Maraş’a gitmişti. Emmim babamın gelişini beklemek bahanesiyle birkaç gün daha kaldı. Aslında o zamanlar anama olan mesafeli duruşundan ötürü onu bizim evde bağlasan tutamazdın.

O zamanlar televizyon filan yok.  Uzun kış geceleri geçmez. Ya bir misafirliğe gideceksin, ya da ev içinde çocuklar kendilerine bir oyun bulacaklar. Fakat bu bizim için sorun değildi. Biz çocuklar kendi hülyalı dünyamızda oyunlarla, tükenmeyen laflarla gece yarısına kadar vakit geçirirdik. Bu arada Münevver bizim bilmediğimiz mesela “isim, şehir bulma” gibi birçok oyun da öğretmişti.

Bu oyun ve eğlencelerle kendimizden geçer, normalin üstünde gürültü yaparmışız. Anam babam hoşgörülüydüler. Pek karışmazlardı gürültümüze. Babam tarihe meraklıydı. O zamanlar da Zuhuri danışman’ın İslam tarihi ile Osmanlı Tarihini okurdu. Ancak lojmanın duvarları zayıf olunca, yan komşumuz olan odacı Osman gece yarısı "Yatın artık, gürültü etmeyin" dercesine duvara birkaç kez yumruk vurmuştu. Çocukluk işte, kim takardı?

Derken bir haber geldi Münevver’e:

— Baban telefonda seni istiyor.

Sevinçle gitti Münevver; babasını ve ailesini özlemişti ne de olsa. Fakat biraz sonra ağlayarak döndü. Hem de ne ağlama! Hayatımda öyle iki büklüm, hıçkıra hıçkıra ağlayan birini ilk defa görüyordum. Biraz yatışınca çantasını toplamaya başladı. Bu sefer evin hepsi ağlıyordu. Babası telefonda ona çok sert sözler etmiş ve derhal eve dönmesini emretmişti.

Bir anlam veremedik. Münevver dairenin cipiyle bizden apar topar ve hüzünle ayrıldı. Bütün ev bir cenaze çıkmış gibi matemlere büründük. O bir ay sürmeyen mutluluğun matemi yaman olmuştu.

Babam geldiğinde olayı duyunca çok üzüldü. Meğer o ayyaş Osman, açıp telefonla Süleyman abiye kızın burada gece yarılarına kadar yatmadığını, yaramazlık yaptıklarını, etrafı rahatsız ettiklerini anlatmış. Süleyman abi de gurur meselesi yaparak kızını haşlamış ve geri çağırmıştı. Babam, Osman denen ahlaksıza ne yaptı bilmiyorum ama Süleyman abiye "Beni beklemeden neden emanetimi çağırıyorsun?" diye epey gücenip sitem etmişti.

Bu ailecek yaşadığımız güzel ve mutlu günler böyle bitmemeliydi. Ben bu hüzünlü havayla Diyarbakır gurbetine gittim; sonrasında babamın tayini tekrar köyümüze çıktı. O güzel aile ile hatıralarımız gönlümüzün en mutena köşesinde silinmez bir hatıra olarak kaldı.

Yıllar Sonra Yeniden

Yıllar sonra Andırın Lisesi’ne tayinim çıktığında en çok bu aile ile yeniden buluşacağıma sevinmiştim. Hiç unutamadığımız bu güzel aileye tekrar kavuşacaktım. Beni tanıyıp tanımama hususunda içimde en ufak bir kaygı yoktu. Çünkü kalp kalbe karşı derler, ben kalbimi biliyordum. Aynen düşündüğüm gibi oldu, o evde yine önceki günlerin sıcaklığıyla karşılandım. Issız ve sıcak çölde yol alan bir seyyahın aniden bir vaha bulması gibi o ev gurbette bir sılaya dönmüştü.

Süleyman abi emekli olunca, eskiden oturdukları o lojmanın biraz aşağısındaki düzlüğe mütevazı ama çok şirin bir ev yaptırmışlar. Yeni bir mahallenin oluştuğu o yerde, önünde güzel bir bahçesi olan yem yeşil evlerinde mutlu bir hayat sürüyorlardı. Bahçenin bitişiğinde de Ali Ekrem kardeşim bir ev yaptırmıştı. Bu da ayrı bir güzellikti onlar için. Erkek çocuklardan sadece o yanlarındaydı. Bir ilkokulda müdürdü o zaman. Dinine diyanetine bağlı, milliyetini mukaddesatını seven ve koruyan bir kardeşimizdir.

Yıllar önce, anamdan duymadığım o "yavrum, guzum, ciğerim" laflarını Nuriye ablamdan yeniden duydukça içimde sevgi pınarları kaynıyordu. Anamın çok sevdiği ilk çocuğu ölünce, “çok sevdin, Allah kıskandı, aldı” demişler. Bir daha çocuklarını açıktan sevememiş kadıncağız korkusundan. Haliyle biz de hasret kaldığımız o “yavrum, guzum, ciğerim” sözlerine bayılırdık.  

Nuriye abla yerde yaşayan bir melekti. O yaşındaki sevgi dolu saygısı, bir genç kız gibi canlı hayâsı ve her işinde abartısız olgunluğu ve itidali tarif edilemezdi. Annesine ve evlatlarına olan kalbindeki engin denizler gibi sükûnet dolu şefkat ve merhametini seyrettikçe hayran kalır, “bir kırıntısı bile bana yeter” diyerek sevinirdim. Böyle bir anneye sahip olmanın şükrünü bu çocuklar nasıl eda edebilirler diyerek onlar adına endişelenirdim. Fakat son deminde uzun süren hastalığında annelerine iyi hizmet ettiler. İnşallah borçlarını kısmen de olsa ödemişlerdir.

Hep derim, bu mübarek kadın böyle bir zaman ve zeminde bu kadar ruh yüceliğine erişmişse, kim bilir bu cevher maneviyat yolunda bir velinin eline düşseydi, çağ nasıl bir yeni Rabia hatun görecekti!

Evlerinin avlusundaki çardakta ne güzel yemekler yenir, tavşankanı çaylar içilir, hatıra yüklü sohbetler edilirdi. Cumartesi pazar tatillerinde Maraş'a gitmezsem mutlaka uğradığım bir yerdi orası. Dedim ya, gurbette sılam oldu o ev benim için.

Evlatları

Yukarıda babamla ilk tanıştıkları lojman komşuluğunu yazarken çocuklarının isimlerini yazmıştım. Şimdi öğretmen olarak 1977 de yeniden geldiğimde onları sağ salim buldum hamdolsun. Ali Ekrem kardeşimin durumunu da yazmıştım.

Diğer evlatlarına gelince, Cengiz Bey de öğretmen olmuştu. Hatta yıllar sonra Maraş İmam Hatip Lisesinde beraber de çalıştık. Kardeşlerin en uzun boylusu ve yakışıklısı bu kardeşimiz de saygılı, mütevazı, halim selim, güler yüzlü bir insandı.

Yakup kardeşimiz küçüktü o zaman. Hatta derslerine girdim ben. Sonra okudu, o da öğretmen oldu. Şimdi Osmaniye’ye yerleşmiş, orada bir okulda idarecilik yapıyor. Bazen sosyal medyada bir not veya yorumla muhabbet tazeliyoruz.

Ayşe ve Huriye ablalarla haliyle çok az görüştük. Onlar da öğretmen eşleri. Bu ailenin bir bereketi de hep eğitimci olmaları.

Ailenin kıdemli öğretmenlerinden birisi de Münevver hanımdır. O da Osmaniye’de öğretmenlik yaparken, yakışıklı, temiz sîmalı, mütevazı, vakur bir öğretmen arkadaşımızla evlenip yuva kurarak oraya yerleştiler. Annem sağken Dörtyol’da Ayşe ablamın yanına götürüp getirirdim. Bazen ablam da yanımızda olurdu. Bu münasebetle yol üstünde bulunan Münevver hanımın birkaç kere misafirleri olduk. Bir keresinde de Nuriye abla onun yanında iken Elif ve Fatma kardeşlerimle özel ziyaretlerine gittik. Bizi evinde ağırladı sağ olsun. Eski günleri yâd ettik. Sanki yaşlanmışız gibi (!) hatıralardan bahsetmek bizi mutlu etmişti. Hatta Hasanbeyli’de bize bir tavuk sözü de vardı, unuttu mu bilmem, hiç davet etmiyor. Hani derler ya “bahanesiz dost köyüne varılmaz”, biz de anamız vefat edince o yollardan gidip gelmez olduk. Artık Ahmet Haşim’in dediği gibi elimizde bir “zevk-i tahattur” kaldı:

Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yâda;
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda!

Üç yıla yakın bir zaman kaldığımız Andırın’da o aile ile ne hatıralarımız oldu, yazsak roman olur. Memuriyet işte, gün gelir, tayininiz çıkar, gidersiniz. Ondan sonra da belki beş on kere kısa buluşmamız, görüşmemiz, ziyaretleşmemiz olmuştur. Az görüşsek de o güzel ailenin bütün fertlerinin sevgisi kalbimizde, yâdı dilimizde, duaları hatırımızdadır.

Hangisine Taziye?

Yıllar sonra bir gün duyduk ki, Âşık Süleyman abi vefat etmiş. Geç duyuşumuza utandık. Vaktinden sonra taziye iyi olmaz ama içimize sinmedi,  anam, Ayşe, Elif hep birlikte taziyeye gittik Andırın’a. Nuriye ablayı ziyarete ettik. Oğlu Ali Ekrem’in evindeydi. Selam kelamdan sonra Ali Ekrem kardeşime:

— Başınız sağ olsun, taziyelerimizi sunarız, dedim.

Ali Ekrem birden demez mi ki:

— Hangisine?

Buz yutmuşa döndük, şaşkın şaşkın baktık yüzüne.

— Yakında eşim de öldü, o yüzden sordum, demesin mi?

Hayatta birlikte az yaşadığımız görüşmeye sevinç, taziyeye hüzün hali, şimdi büyük bir hicaba dönüşmüştü. Kalbimiz ikinci kez hançerleniyordu sanki!

O evde o gelin kızımızın ne ikramları olmuştu bize. Ne hatıralarımız vardı. Konuştukça aklımıza geliyordu. Bir gün kim bilir kimlerin taziyesine gidecektik daha ömrümüz olursa. Bin bir hüzün ve hatırayla ayrıldık oradan.

Sıralı Ölüm

Nuriye ablamızın yaşlandıkça bazı hastalıkları oldu haliyle. Bu münasebetle Maraş’a geldiklerinde görüştük birkaç kez. Hayat yıpratıyor organlarımızı, beden çöküyor, insan kocarsa, her yeri birden kocuyor. Eskiler “Allah sıralı ölüm versin” derler. Biz de âmin diyoruz. Nuriye ablamızın da sünnetullah gereği ömrü hitama yaklaşıyordu. Sağlık ve afiyeti için dua etsek de malum sonu bekliyorduk. Dualarımızda “incitme Allah’ım, acı çektirme” diyorduk hep. Elbet bir gün acı bir telefon çalacak ve titrek bir ses her şeyi izah edecek.

Fakat onun, bel ağrısından yatağa mahkûm olduğum bir zamanda geleceğini nereden bilecektim. İmtihan dünyası. Düşündük taşındık evde ve yolculuğu imkânsız gördük. Süleyman abinin vefatını duymamıştık. Bunu duyduk ama katılamadık cenazesine. Hasta yatağımızdan gönderdik Fatihalarımızı, dualarımızı. Allah tebessümüyle karşılasın.

İyi ki ahiret var, yeniden kavuşma var orada. Rabbimiz cennetinde buluştursun.

Nuriye Abla

Dünyada Nuriye’sin sen, huri cennette,
Kalbim, tanıttığı için rabbe minnette.
Hayâ senden utanır, masumiyet mahcup,
Emsalin görülmez şefkatte merhamette.

Bir kutsal emanettir içimizde sevgin,
Denizlerden çok derindir hizmetin, ilgin.
Estirdiğin huzurla ruhlarımız serin,
Bir tuttuk annemizle seni muhabbette.

Duamız odur ki kavuşur da mahşerde,
Otururuz hep birlikte arş gölgesinde.
Yâd ederiz güzel bahçeli şirin evde,
Feyizli sohbetleri çaylar eşliğinde.