
O vakur duruşunu destekleyen tok sesi ve düzgün hitabetiyle bize ülkemizdeki İslam’ın yerini ve bundan kaynaklanan sorunları anlattı. Bu zamana kadar böyle bir ders görmemiştik. Bu konuda siyasiler dâhil çok şey duymuş veya okumuştuk ama bunu bir ders içinde ilim, fikir, kaynak ve yönlendirmelerle ilk defa duyuyorduk. Fevkalade ciddi, vakur, tebessüm bile etmeyen bir yüz. Fakat duygulardan arınmış, öfke veya övme hissiyatını atmış, mücerret ilim anlatan bir ses. Haliyle kendinden emin, güven veren bir ses, hâl, vaziyet. Bana çok ilginç gelmişti. Sevmiştim.
Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne yeni başladığımızda Halis Ayhan Bey ilk günden dikkatlerimizi çeken bir hoca oldu. O vakur duruşunu destekleyen tok sesi ve düzgün hitabetiyle bize ülkemizdeki İslam’ın yerini ve bundan kaynaklanan sorunları anlattı. Bu zamana kadar böyle bir ders görmemiştik. Bu konuda siyasiler dâhil çok şey duymuş veya okumuştuk ama bunu bir ders içinde ilim, fikir, kaynak ve yönlendirmelerle ilk defa duyuyorduk. Fevkalade ciddi, vakur, tebessüm bile etmeyen bir yüz. Fakat duygulardan arınmış, öfke veya övme hissiyatını atmış, mücerret ilim anlatan bir ses. Haliyle kendinden emin, güven veren bir ses, hâl, vaziyet.
Bana çok ilginç gelmişti. Sevmiştim.
Derslerinde bir münasebet bulur, yer yer Osmanlıdan intikal eden düşünceleri, özellikle de İslamcılık ve Batıcılığı anlatırdı. Nihayet cumhuriyetin Batılılaşmanın hâkimiyeti eseri olduğunu, bunun açtığı bazı sorunları, din eğitiminin durumunu, Müslümanca yaşamanın zorluklarını vurgulardı. Bu arada sık sık çok okumamız ve kendimizi iyi yetiştirmemiz gerektiğini söylerdi.
Ben ilgiyle dinlerdim onu. Bazı sorularım olurdu ama sınıfta dikkat çekmemeye özen gösterdiğimden sormazdım. Ama özellikle verdiği yazar ve kitap isimlerini kaydederdim.
Onun derslerinde bazı isimler geçiyordu. Ben bunları eserleriyle tanımya çalışıyordum. Aklıma gelenleri sayayım: Said Halim Paşa, Ahmet Cevdet, Abdullah Cevdet, Ahmet Mithat Efendi, Müftüoğlu Ahmed Hikmet,Tevfik Fikret, Hilmi Ziya Ülken, Ahmet Hamdi Tanpınar, Babanzâde Ahmed Naim, Elmalılı Hamdi Yazır, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, İzmirli İsmail Hakkı, Ferit Kam, Mustafa Sabri Efendi, Eşref Edip Fergan, Ziya Gökalp. Yine en çok adı geçenlerden Mehmet Akif ve Said Nursi'yi daha önce biliyorduk. Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad gibi dergileri de.
Bunlardan Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya Ülken ve Mehmet Kaplan’ın kitaplarına rahat ulaştım. Hilmi Ziya’nın “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” (1966) kitabını duyunca hemen almak istedim. Çarşıya çıktığımda Kaledibinde bir kitapçıya sordum. Bir tane kalmış. Tozlarını silerek uzattı. Ciltli, kalın bir kitap. Fiyatı da okkalı: Kırk lira. Terledik tabi. O kitap ufkumu açtı. Anlattığı fikri cereyanlar içimde yaşadığım buhrana da ilaç gibi geldi. Çok faydasını gördüm. Olaylara daha derinden bakmaya başladım.
Mümtaz Turhan’ın “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” ile “Kültür Değişmeleri” kitaplarından da faydalandım. Yabancılaşma sorununu tarihiyle inceleyen eserler bunlar. Katılmadığımız görüşler olsa da işin tarihi seyrini ve arka planını vermesi bakımından faydalı oldular. İleride “Batılılaşma” serimizin fikri öncüleri sayılırlar.
Mehmet Kaplan ise manevi ve kültürel bir milliyetçilikten bahsediyordu “Nesillerin Ruhu” ve “Büyük Türkiye Rüyası”nda. Oysa biz milliyetçiliği MHP ve ülkücülüğe indirgemiştik. Daha doğrusu piyasa böyleydi. Hocanın anlattığı ise ilim, sanat, kültür, medeniyet ağırlıklı ve yabancılaşmaya karşı bir milliyetçilikti. Onun o günlerde yayınlanan Cumhuriyet Dönemi Şiir Tahlilleri de severek okuduğum bir eserdi. Bu tahliller bir metni anlama konusunda ufuk açıcı idiler.
Bunlardan öte bana yazma sevgisi verdi Kaplan. Bunu Halis Ayhan hocamız da tavsiye ediyordu. Bunların teşvikiyle “günlük” tutma iştahımla epeyce yazdım. Bu arada denemeler de kaleme almaya başladım. Bazı şiir karalamalarım da oldu. Şiir ve nesirde okul içinde katıldığım bir iki yarışmada ödül de aldım o hızla yazarken.
Halis hocamızın en fazla üstünde durduğu bir konu da “temsil” meselesiydi. İslam’ı en güzel halimizle yaşayarak göstermeliydik. Gerçi hata yapmama, günah işlememe Allah için olmalıydı ama yapılacaksa da bu gizli olmalı, halka yansıtılmamalı idi. Dini temsil eden insanlar, elbette ihlaslı olmalıydılar ama halkın nazarlarına dikkat etmeliydiler. Buna verdiği misal dikkatimi çekmişti:
“Ben evimde takkesiz namaz kıldığım olmuştur. Ama cemaatle kılıyorsam mutlaka takkemi giyerim. Zira temsil ettiğim bir hocalık mesleğim var. Bana bakarak kanaat oluşturacak olan halk var!”
Onun derslerinin de okuma aşkımı artırdığını söyleyebilirim. Böylece daha önce tanımadığım yazarları tanıyor ve okumaya çalışıyordum. Mesela bu sıralarda daha önce sadece adını duyduğum Sezai Karakoç’un dergisi Diriliş’i ve çıkan eserlerini yakından tanıyıp okumaya başladım. Yine yeni tanıdığım Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat dergisini takip ediyordum. Onun Batı Notları ve diğer eserleri de dikkatimi çekiyordu. Yerli düşünceye bağlı, yabancılaşmaya karşı, İslam’ı ümmet çapında ve evrensel düşünmesi, ırkçılığın dar kalıplarını kırmada etkili oluyordu.
Necip Fazıl’ın eserlerini, batıp çıktıkça yayınladığı Büyük Doğu dergisini okuyor, bu arada kütüphaneden eski sayılarını da ciddi olarak yeniden karıştırıyordum. Yeri gelmişken Kadir Mısıroğlu ve Sebil’i de ifade etmeliyim. O bize yakın tarih ve M. Kemal hakkında heyecanlı bilgiler veriyor, bu dönemi ve kayıplarımızı anlamada yardımcı oluyordu. Hele onun el altından Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım’ı yayınlaması bizde büyük bir fırtına estirmişti. Bu bizde cari sistemi ret, yerine İslamî bir nizam talepte iyi bir destek oluyordu.
İşte bütün bunları okurken sanki hepsinin özetini bir hap gibi sunan küçücük bir kitap çıktı: “Batılılaşma İhaneti”. D. Mehmet Doğan’ın bu eseri bir devrim gibiydi o günlerde. Üstüne Ali Bulaç’ın “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler”i, Seyyid ve Muhammed Kutub kardeşlerin, Mevdudî’nin eserleri bizi alıp bambaşka bir dünyaya götürdü. Pırıl pırıl parlayan, huzur ve mutluluk dolu bir dünyaya.
O günlerde ilgimi ümmete ve davete çeken bir kitap daha vardı severek okuduğum. Ali en-Nedvî’den “Yeniden İslam”a. Bu eserin şimdi piyasada bulunmaması gençlik için büyük kayıptır. Ya onun “Müslümanların Gerilemesi İle Dünya Neler Kaybetti” kitabı tek kelimeyle muhteşemdi.
Bu arada Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler’i biraz daha yakından tanıdım. O dünyadan Malik Bin Nebi’yi de bugünlerde tanımıştım. Bunlarla geçen zamanım beni çok mutlu ediyordu.
Hepsinden öte, Diyarbakır İmam Hatip Derneğinin bir münasebetle hediye ettiği Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” kitabı bana bambaşka bir dünya hediye etti. Artık yolumuz da, liderimiz de, sistem ve medeniyetimiz de belliydi.
Halis Ayhan ve arkadaşları beş altı hocamız vardı. Bunların bir kısmı onun gibi müdür yardımcıları idi. Ama nasıl başladığını bilmediğim, hiç de ilgilenmediğim bir sebepten idare ve onları destekleyen hocalarla mahkemeye düştüler. Hulusi Kılıç hocamı anlatırken, ondan bir söz nakletmiştim: “Mahkemeye düşmek ve orada birbirimizden davacı olmak bizim için ayıptır”.
Bursa’ya Yüksek İslam Enstitüsü açılınca Halis Bey ve bazı arkadaşları oraya gittiler. Mahkeme olayında sanki biz cezalandırıldık. Bu hocalardan mahrum olmak bir musibet değil midir?
Bu münasebetle rahmetli hocamızı kısaca tanıtalım. En sağlam bilgileri, çalıştığı DİA verir diyerek oradan iktibas edelim: (https://islamansiklopedisi.org.tr/muellif/halis-ayhan)
“Yozgat Boğazlıyan’da (Aşağı Sarıkaya köyü) doğdu (1944). Yozgat İmam Hatip Okulu’ndan (1962) ve Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nden (1966) mezun oldu. “İslâmiyetin Eğitimimize Getirdiği Değerler ve Türkler’in Eğitime Hizmetleri” başlıklı takdim teziyle (danışman: Doç. Dr. Hasan Ali Koçer) Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliğine atandı (1973). Aynı adlı teziyle Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora unvanı aldı (1983). 1994’te doçent, “Türkiye’de Din Eğitimi” konulu takdim teziyle 1999’da profesör oldu.
Çorum Lisesi’nde felsefe grubu öğretmeni ve Çorum İmam Hatip Lisesi müdürü olarak görev yaptı (1966-1970). Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde din psikolojisi ve pedagoji öğretim görevlisi (1970-1975), akabinde Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü’nde kurucu müdür olarak (1975-1983) bulundu.
Enstitünün fakülteye dönüşmesinin ardından aynı kurumda öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görevini sürdürdü. 1987-1988 yıllarında yurtdışında bulundu, ardından TDV İslâm Ansiklopedisi genel müdürlüğü görevini üstlendi (1988-1991). Daha sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak atandı; burada İlköğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği Bölümü başkanlığı dahil çeşitli idarî görevlerde bulundu (1989-2005). 2005-2009 yılları arasında Bakanlar Kurulu kontenjanından Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyeliğine seçildi; aynı dönemde YÖK Yürütme Kurulu üyeliği ve Eğitim Komisyonu başkanlığı yaptı. 2009’da emekli olduktan sonra İstanbul Aydın Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliğini sürdürdü.
23 Mayıs 2025’te vefat etti. Ertesi gün Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Ümraniye Hekimbaşı Mezarlığı’na defnedildi.
İlmî ve akademik çalışmaları din eğitimi ve Türk eğitim tarihi üzerinde yoğunlaşmıştır.
Eğitime Giriş ve İslâmiyetin Eğitime Getirdiği Değerler (İstanbul: Damla Yayınevi, 1982, 1986), Din Eğitimi ve Öğretimi (Ankara: DİB Yayınları, 1985; gözden geçirilmiş 3. bs., İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1997), Eğitim Bilimine Giriş (İstanbul: Şule Yayınları, 1995), Türkiye’de Din Eğitimi: 1920-1998 (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1999) başlıca telif eserleridir. Ayrıca Çocuk Gelişimi ve Eğitimi (İstanbul: Ensar Neşriyat, 1998), 21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi (Orhan Oğuz ve Ayla Oktay ile birlikte, İstanbul: SEDAR Yayınları, 2001), Din ve Ahlak Eğitim Öğretimine Yeni Yaklaşımlar (Hayati Hökelekli, Yurdagül Mehmedoğlu, Mustafa Öcal ve Halil Ekşi’yle birlikte, İstanbul: DEM Yayınları, 2004) gibi eserlerde editörlük ve bölüm yazarlığı yaptı, çok sayıda makale neşretti. Güncelleme Tarihi: 25.10.2025”
