HULUSİ KILIÇ HOCAMIZ

Onlardan birisi de Hulusi Kılıç hocamızdı. Nevi şahsına münhasır bir hoca. Konusuna hâkim ve bunun verdiği özgüveni sonuna kadar kullanıyor. Bu da ona muazzam bir tabiilik veriyor. Her hareketi gayet doğal, canlı, diri, neşeli. Ve de son derece mütevazı. Konuşurken kırk yıllık dostunuz gibi rahatlık veriyor insana. Ve üstelik bu adam aynı zamanda idareci.

Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne başladığımda bazı hocalarımızı tanıdık haliyle. Kimisini beğendik, sevdik, istifade ettik. Kimisi için de “niçin buradalar?” dedik. Sonradan hayat bize öğretti ki, toplu yaşanan yerlerde mutlaka bazı görevli insanlar vardır.

Onlardan birisi de Hulusi Kılıç hocamızdı. Nevi şahsına münhasır bir hoca. Konusuna hâkim ve bunun verdiği özgüveni sonuna kadar kullanıyor. Bu da ona muazzam bir tabiilik veriyor. Her hareketi gayet doğal, canlı, diri, neşeli. Ve de son derece mütevazı. Konuşurken kırk yıllık dostunuz gibi rahatlık veriyor insana. Ve üstelik bu adam aynı zamanda idareci.

Derslerinde yeri geldikçe fıkralar anlatır hep mütebessim çehresiyle. Özellikle de netameli konularda fikrini fıkralara söyletir. Türk milliyetçilerinin idarede hâkim olduğu bir enstitüde Kürt olduğunu rahatlıkla söyler. Bütün ırkçılığa, elbette Kürtçülüğe de karşıdır. Derdi davası İslam ve ümmettir. Fakat onun bu tavrı genel idareyi rahatsız etmektedir. Hiç olmadığı halde “Kürtçü” damgasını yemiş, bazı hak ve kazançlarından bu yüzden mahrum edilmiştir.

Ben bu adamı çok sevdim ama önceleri bilerek uzak durdum. Sebebini az sonra anlatırım. Şimdi kısaca tanıtayım onu. Sonra biz kendi hatıralarımıza geçeriz.

Hakkında bilgi için internete girdim. Karşıma Diyanet vakfının İslam Ansiklopedisi çıktı. “Burası bana yeter” dedim. Kendi sağlığında yazılmış. Ansiklopediye katkıları sunulmuş. Orada özgeçmişi şöyle:

“Diyarbakır Ergani’de (Şölen köyü) doğdu (1941). Diyarbakır İmam-Hatip Lisesi’nden (1961) ve Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nden (1966) mezun oldu. “Türkçe’de Arap Lexicographie’si Çalışmaları” başlıklı takdim teziyle (danışman: Prof. M. Tayyib Okiç, Dr. Hüseyin Küçükkalay) aynı kurumda öğretim üyeliği kadrosuna atandı (1972). Aynı adlı teziyle Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora unvanı aldı (1984). 1993’te doçent, 1998’de profesör oldu.

Bir süre Trabzon İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan (1966-1969) sonra sırasıyla Konya (1969-1972), Kayseri (1972-1977) ve Samsun (1977-1982) Yüksek İslâm Enstitülerinde Arap Dili ve Edebiyatı öğretim üyeliği görevlerinde bulundu. İlahiyat fakülteleri kurulduktan sonra da sırasıyla Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (1982-1984), Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (1984-1997) ve Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde (1997-2008) öğretim üyesi olarak çalıştı ve bu fakülteden emekli oldu. 17 Temmuz 2025 Perşembe günü vefat etti ve Diyarbakır’da defnedildi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’ne uzun yıllar boyunca (1984-1997) Arap Dili ve Edebiyatı İlim Heyeti üyesi ve müellif-redaktör olarak katkıda bulundu. Arap Dili ve Edebiyatı başta olmak üzere farklı ilim dallarıyla ilgili 68 madde veya madde bölümü telif etti, birçok maddenin ilmî redaksiyonunu yaptı.

Arapça Dilbilgisi: Sarf (İstanbul 2005; Diyarbakır 2014) adlı telif eseri dışında, Gotthelf Bergsträsser’in Türkiye’de hazırladığı ders notları mahiyetindeki Elsine-i Sâmiyye Tarihi adlı eserini Sâmî Dilleri Tarihi adıyla (Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte, İstanbul 2006) ve Şemseddin Sami’nin Hz. Ali’nin şiirlerinden seçip tercüme ettiği Ali b. Ebî Tâlib Efendimizin Eş‘âr-ı Müntehabeleri ve Şerh ve Tercümesi (1318) adlı eserini Alî b. Ebî Tâlib Divanı: Seçmeler adıyla (Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte, İstanbul 2013) çeviri yazı yöntemiyle yayıma hazırladı. Güncelleme Tarihi: 15.08.2025” (https://islamansiklopedisi.org.tr/muellif/hulusi-kilic)

Hocamızın üzerinde çalıştığı bir Arapça Türkçe Sözlük vardı. Yıllar sonra basım aşamasına geldiğini, ama hocamızın titizlenerek “biraz daha geliştireyim” derken ömrünün yetmediğini okumuştum. İnşallah konunun uzmanı oğlu bu güzelliği tamamına erdirir.

 

Çok Okumak

Hulusi Kılıç Hocamız Diyarbakırlıdır. Kürt’tür ama asla Kürtçü değildir. Her türlü ırkçılığa ve onun milliyetçilik şeklinde sunulmasına karşıdır. Okulun genel idaresi ise milliyetçilerin elindedir. Çünkü okul Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır. Hocalarını da onlar atar. Müdürümüz Hamdi Bey belki bu tür çatışmalara girmeyecek kadar olgun bir idarecidir. Ama maalesef öğretmenler arasında böyle bir bölünme vardır ve bunun kasırgası sonunda onu da içine çekmiştir. Aksi düşünülemez ki, hem milliyetçi, hem de devlete ve hükümete karşı okuldan o sorumludur.

Benim iki durumum vardı. Bir, Maraşlıydım. Bazı öğrenciler arasında “Maraşlılar müdürün ispiyoncusudur” gibi çok çirkin bir iftira vardı.  Aslında Hamdi Savaş Bey Adıyamanlıdır ama Maraş İmam Hatipte müdürlüğü meşhur olunca Maraşlı bilinir. Bu yüzden maalesef etrafta “Maraşlılar onun muhbiridir” gibi bir fısıltı vardı. Bir okula ülkücü olarak girmiştim. Her ne kadar milliyetçilik İslamcılık hakkında okuyor, zihnimin fay hatlarında kırılmalar yaşıyor, yer yer büyük depremlerle sarsılıyorsam da okulda böyle biliniyorum. Ben elbette ırkçı değilim, hiçbir zaman da olmadım. Hep tavizsiz İslam hâkimiyetinden ve ümmetin birliğinden yanayım. Ama kültürel anlamda Türk milliyetçisiyim. Çocukluktan gençliğe geçerken memlekette bir komünizm, bir de milliyetçi mukaddesatçılar vardı. Gerçi milliyetçilerle mukaddesatçılar siyaset sahasında yavaş yavaş ayrışıyor, biri MHP de kalırken öbürleri MSP ye gidiyorlardı.  Benim için bu ayrışma fikir bazında önemli değildi. Fakat okudukça bu kelimenin anlam itibariyle saf ve berrak olsa da tarihi izlerinin çok netameli, özellikle de yakın tarih pratiğinde resmen ırkçılık olarak uygulandığını görüyor ve uzaklaşıyordum.

Bu iki sebepten ötürü ben uzak dururdum hem Hamdi Beyden, hem de bazı sevdiğim hocalardan. Hatıralarımda bunu uzun uzun yazdım. Şimdi tekrarı gerekmez bir durum. Bu yüzden Hulusi Hocamızı çok sevmeme ve dersinden faydalanmama rağmen özel ilişki kuramadım. Yanlış anlaşılmaktan korktum. Hem ülkücü biliniyorum, hem de Maraşlı. Yani müdürün hemşehrisi. Kimse bilmez, üstelik müdür bey baba dostudur. Beraber çalışmışlar Maraş İmam hatipte.

Az önce demiştim, Hulusi Hocamızı da bazıları Kürtçü diye tanıtır ama aslı yoktur. Düşüncesini beğenmeyenlerin iftirasıdır. Şu örneği bahane edenler de olmuştur, ama espriyi anlamamak işte böyle ahmaklığa sebep olabilir:

 

“Sen Bilmez misin ki”

Konya’da talebedir. Ankara İlahiyattan bir hoca gelir derslerine. Hadi adını vermeyelim, felsefeci olarak meşhurdur diyelim. Belki tövbe etmiştir. Bir konuda sınıfta ihtilafa düşer, farklı bilgiler sunarlar. Birbirlerini ikna da edemezler. Hulusi Bey teneffüste kütüphaneye gider ve görüşünü destekleyen bir kucak Arapça kaynak eser ile öğretmenler odasına girer.

- Buyurun hocam kaynak kitapları. İşte benim dediğim gibi yazıyor bunlarda.

Hoca bakar şöyle bir kitaplara ve der ki:

- Bunlar hangi dilde yazılmış?

- Arapça!

- Sen bilmez misin ki ben Arap’ın sözüne inanmam!

- Peki, ne olacak?

- Türkçe!

O zaman hocamız taşı gediğine koyar:

- Sen de bilmez misin ki ben Türk’ün sözüne inanmam!

Gerisini dinlemeden kitapları alır gider. İşte ırkçılığı bu olsa gerek(!)

 

İşte Geldim

İkinci senesinde bir dersteyiz. Dert yandı talebelerin okumamasından. Onlarla aralarında iyi ilişkiler kuramamaktan, faydalı olamamaktan. Bazen bırakıp gitmeyi bile düşündüğünü söyledi ve gözümün içine bakarak:

- Bir iki okuyan var, ama onlar da bize gelmiyorlar, dedi.

Ben bunu bir davetiye olarak kabul ettim. Üstelik bu senede benim fikrim netleşmiş, karakterim de az çok biliniyordu. Belirttiğim mahzurlar sanırım yok olmuştu. Gittim odasına ve:

- İşte geldim, dedim.

Çok sevindi. Hemen bir program yaptık. Önce “MEB. İslam Ansiklopedisinin ön sözünü oku” dedi. Sonra Osmanlıcasından Numan Şiblî’nin “Asr-ı Saadet” serisi, sonra Tecrid-i Sarih’in Ahmet Naim’e ait ciltlerinin Osmanlıca baskısından okumamı istemişti. Fakat idare ile takışmaları mahkemeye kadar uzamıştı. Bir gün üzüntülü bir şekilde şöyle söyledi:

- Bu işin mahkemeye kadar uzaması biz hocalar için ayıptır. Böyle olmamalıydı. Bu kısır tartışmayı bitirmek gerekir. Artık burada durmanın bir faydası yoktur.

O sıralarda Bursa’da yeni bir İslam Enstitüsü açılmıştı. Aşağı yukarı aynı düşüncede olan sekiz öğretmenimiz orayı tercih ederek gittiler. Kendisi de Samsun İlahiyata gitti galiba. Bu ise okulun eğitiminde büyük bir boşluk oluşturmuştu. En azından ben böyle düşünüyordum.

 

Ya Okuyacaksın Ya da…

Bize, okuma sevgisini aşılamak isteyen ve neler okuyacağımız hakkında rehberlikte bulunan muhterem Hulûsi Kılıç hocamız şöyle söylerdi:

- Napolyon, “bir harbi kazanmak için üç şeye ihtiyaç vardır: para, para, para” dermiş. Ben de, bu gün ümmet- i Muhammed'in kurtuluşu için üç şeye ihtiyacımız vardır diyorum: okumak, okumak, okumak.

Okumayı bir iman davası haline getiren hocamız, bu konuda rehberlik yaptığı bir arkadaşımızın, Malatyalı pehlivan Sadi Kul’un ihmalkârlığı karşısında bir gün feveran ediyor ve yakasından tutarak ona şöyle bağırıyor:

-Ya okuyacaksın, ya da Müslümanım demeyeceksin!

Biz bunu biraz mizaha almış, ya da öyle bir ortamda dinlemiştik. Ancak, ötesindeki idraki anladığım günden beri, unutamadığım, altın levhalara kazımak istediğim bir vecize oldu bu söz bana.

 

Kendinden Geçmiş

Kendisini, öğrencilik yıllarından tanıyan birisinden şöyle bir hatıra anlatılmıştı bize: Bir gün, tuvalette sıra beklerken, bir arkadaşında yeni bir kitap görür. Heyecanla ister ve kollan paçaları sıvalı, öyle dalar ki kitaba, sıra da bitmiş, nerdeyse namaz vakti de gitmiş, ayakta tuvalet önünde öyle kalakalmıştır saatlerce. Dürter de uyandırırlar!

Bu hatıra tarihte, bir başka hatırayı canlandırdı gözümde: Büyük âlim, müctehid muttakî mübarek insanımız Takiyyüddin İbn-i Dakîku’l İyd, kitap okumaya çok düşkün bir insandı. Gece sabahlara kadar uyumaz, ilim ve ibadetle uğraşırdı. Bulunduğu şehrin kütüphanelerinde bulunan kıymetli kitaplarda, hep onun, okuduğuna dair kendine özgü işaretleri bulunurdu. Sirâcüddin ed-Denderâvî şöyle söylüyor:

“Râfi'nin ‘Şerh-i Kebîr’i piyasaya çıkınca bin dirhem vererek Takiyyüddin hazretleri bu kitabı satın almıştı. Bu kitabı mütalaa etmek için namazların sadece farzlarını kılıyordu. Kitabın mütalaasını bitirinceye kadar böyle yaptı.” 

Her gece, sabahlara kadar, Kur'an okuma, ibadet ve ezkârın yanında, bir veya iki cilt kitap mütalaa eden böylesine takvalı bir insanın, kitap okuyacak zamanını alıyor diye, namazların sünnetlerini terk edip yalnız farzlarını kılması, gerçekten düşündürücü ve ibret verici bir olaydır.

 

Anadilini iyi Bilmek

Hulusi hocamızın ısrarla üstünde durduğu bir mesele vardı. Derdi ki:

- Bir yabancı dili öğrenmede ve doğru tercümede her iki dili çok iyi bilmek kadar, konuyu bilmek de çok önemlidir. Mesela bazı tasavvufî metinleri anlamakta ben zorlanıyorum. Hemen Süleyman Beye gidiyorum. Bana o zayıf Arapçasıyla metni kolayca tercüme ediyor. Hem de doğru tercüme ediyor. Neden? Çünkü konuyu biliyor!

Hatta bu bilgiyi pekiştirmek için bir gün bizi hayli zor bir duruma sokmuştu. Merak ettiniz, hemen anlatayım.  Bir gün sınıf arkadaşım Abdurrahman Özlük ile Hulusi Kılıç hocamızın odasındayız. Arapça bilgisi ve tercümelerdeki başarıyı konuşuyoruz. Bana bir soru sordu:

- Süleyman Hocanın Arapçasına kaç verirsin?

Kasdettiği Süleyman Uludap hocamızdı. Belli ki beğenmiyordu. Hakikaten hocamız bazen gramer hatası yapardı. Biz de bunu onun çok serbest ve kalender meşrep aldırışsız tavrına hamleder, söz konusu etmezdik. Bu yüzden soruya temkinli yaklaştım:

- Beş veririm.

- Hadi canım sende!

Sonra arkadaşıma döndü:

- Ya sen?

O benden ders almıştı galiba:

- Üç veririm.

- Eh işte, diye bir kahkaha patlattı göbeğini tutarak. Sonra da asıl maksadını şöyle izah etti:

- Tercümede her iki dili çok iyi bilmek kadar, konuyu bilmek de çok önemlidir. Mesela bazı tasavvufî metinleri anlamakta ben zorlanıyorum. Hemen Süleyman Beye gidiyorum. Bana o zayıf Arapçasıyla metni kolayca tercüme ediyor. Hem de doğru tercüme ediyor. Neden? Çünkü konuyu biliyor!

 

Teşbih-i Maklûp

Malum, teşbihte zayıf olan güçlü olana benzetilir. “Aslan gibi adam” denir mesela. Burada zayıf insan, güçlü olan aslana benzetilmiştir. Fakat teşbih-i maklûb’ta ise tam tersidir, yani güçlü olan zayıf olana benzetilir. Bunun amacı zayıfa çok çok güç katmaktır. Hocamız bir gün derste bunu anlatırken bana döndü ve sordu:

- Anladın mı?

- Anladım hocam.

- Bir misal ver bakalım.

Daha önce hiç düşünmezken hemen o anda aklıma geliverdi. Onun çok sert ve gürültülü bir şekilde burnunu çekmesi, en az kahkahası kadar meşhurdu. Dedim ki:

- Dün gece öyle bir gök gürledi ki, Hulusi Hocam burnunu çekiyor sandım.

- Hah hah haaaa…

Güle güle ölmüştü!

 

Hoca Sevgisi

Ben hoca sevgisinin ne demek olduğunu da fiilen onda gördüm. Böyle bir sevginin kitaplarda yazılı örneklerini okumuştum, ama bilfiil işte şimdi görüyordum.

Bir gün bir grup arkadaş mescidin önündeki salonda oturuyorduk. Bir arkadaş gelerek dedi ki:

- Seni Hulusi Hocamız istiyor.

- Hayırdır inşallah, diyerek kalktım. Odasına doğru yöneldim. Aa, o da ne? Uzaktan Hulusi Kılıç Hocamız bize doğru geliyordu. Demek işi çok acil idi ki beni bekleyememiş diye düşündüm. Ama birkaç adım atınca çok şaşırdım. O şen şakrak hocamız iki gözü iki çeşme ağlayarak ve beli bükülmüş bir halde yanımıza geldi. Bana baktı ve:

- Cemal… dedi.

Gerisini getiremedi. Duvara yaslandı ve hüngür hüngür ağlamaya devam etti. Ben merakla:

- Buyurun hocam, hayırdır inşallah! Dedim.

 Biraz toparlanmış gibiydi:

 - Cemal arkadaşlarını mescide topla da...

 Cümlenin gerisini getiremedi. Yine sesli bir şekilde sarsıla sarsıla ağlıyordu. Böyle bir manzara ile ilk defa karşılaşıyordum. Mutlaka çok büyük bir musibete maruz kalmıştı. Acaba hocamızı böylesine ağlatan büyük musibet neydi? 

Biraz sakinleşince tekrar konuşmak istedi:

- Cemal hocam ölmüş...

 Tekrar hüngür hüngür ağlamaya başladı. Okulda ölen yoktu. Acaba kimi kastediyordu? Mecburen biraz daha sakinleşmesini bekledik. Nihayet biraz sakinleşince dedi ki:

 - Cemal, hocam David Tanci vefat etmiş. Şimdi duydum. O çok mübarek bir âlimdi. Çok büyük bir hocaydı.  Hemen arkadaşlarını mescide topla, ben de geliyorum, bir hatim indirelim.

 - Tamam, hocam, hemen toplanıyoruz, dedim ve arkadaşlarıma doğru yöneldim.

Derken bir grup mescitte toplandık. Bir müddet sonra kendisi de geldi. Bizimle beraber ağlaya ağlaya hocasına Kur'an okuyordu. Ben o zaman bir insanın hocasını böyle sevmesi gerektiğini yaşayarak görmüştüm. Hayatımda canlı olarak aldığım derslerin en büyüklerinden birisi de budur. Bu manzara âlime hürmet üstüne koca bir kitap okumaktan çok daha fazla etkilemişti beni.

Sonradan bu hocanın kim olduğunu araştırdım. O zaman karşıma Ankara İlahiyat Fakültesi'ni neredeyse irtidat yuvası olmaktan kurtaran bir adam portresi çıktı karşıma. Yazık bize ki ülkemizde yaşayan böyle kıymetli bir insanı henüz tanıyamamıştık. Bosna'dan ülkemize gelerek bu vatanın evlatlarına hizmet eden bu aziz insanın naaşı memleketine götürüldü ve oraya defnedildi. İçimden şöyle düşünüyordum, Acaba bir gün Hulusi Kılıç Hocamın vefatını duyarsam ben de böyle hüngür hüngür ağlayabilir miydim?

Nerde bende o yürek!

Acı Bir Dua

Yıllar sonra hocam emekli olmuş, Diyarbakır’da yaşıyordu. Bayramlarda ve arada bir telefon eder, hal hatır sorar, hürmet ve muhabbetlerimi sunar, duasını almaya çalışırdım. Anladığım kadarıyla bazı müzmin hastalıkları vardı. Ama o asıl gözünden orkuyordu. Hatta bir gün şöyle demişti:

- Cemal, Allah Teâlâ’ya dua ediyorum, zaten bir gözüm var, onu da alma diye. Alırsa alır ama o bana çok lazım.

O haliyle okuma dersi veriyordu. Sübhanellah. Ben de bu duasını onun adına çok ısrarla istedim Rabbimden. Aklıma Cemil Meriç gelmişti. Gözleri kör olunca gece uyanır, kütüpkanesinden kitapları alır ve sever, “bana taş kesildiniz” diye ağlarmış. Hikmetinden sual olmaz Allahım, ne yaman bir imtihan!

Allah biliyor, her telefon açtığımda o ses verinceye kadar canım çıkardı. Ya birisi çıkar da “sizlere ömür” derse diye. Bu olmadı hamdolsun. Medyadan duydum vefatını. Aklıma hocasına ağlaması geldi. Hani hatırlarsınız, “Acaba bir gün Hulusi Kılıç Hocamın vefatını duyarsam ben de böyle hüngür hüngür ağlayabilir miydim?” demiştim. Sonra da eklemiştim: “Nerde bende o yürek!”

Kalbimizde muhabbet, dilimizde dualar hep onunla. Rabbimiz cennetinde buluştursun.