Süleymancılar Şaşkına Çevirmişlerdi

Yazının anlaşılması için önceki yazımızdan birkaç cümle almalıyım. Rahmetli Durna Mehmet emmim Süleymancı hocalara çok inanmasına rağmen bize bakar, şaşırırdı. Hocaları, “İmam Hatip'e gidenler gavur olur. Onların arkasında namaz kılınmaz” derlermiş. Oysa ben hep İmam Hatip’e gidiyordum. Yine bazı arkadaşlarım, hatta orada okuyup da sonunun boşluğunu gören bazı kurs talebeleri oradan ayrılıp İmam Hatip’e gidiyordu. Yazın köyümüze geldiğimizde imam efendiyle dost olur, camide ezan okur, hatta yer yer namaz kıldırır, vaaz verirdik.

Bunlardan ötürü bütün köylüler gibi emmim de bizi çok severdi. Zaten kendisi de cami kuşlarındandı. Ezan okumasını da çok severdi. Vaazımızı dinler, hayran kalırdı. Bize bakar bakar, “Bu çocuklara nasıl kötü söylenir ki” derdi.

Sonra seçimler gelir, hocalarından duyduklarına şaşırırdı. “Yahu bu hocalar Demirel’e evvel mason dediler, şimdi ona oy istiyorlar” derdi. Biz o cemaatin aleyhinde hiç konuşmazdık. Çünkü İslam için çalıştıklarından emindik. Bizi sevmeseler de dine bir zararları yoktu. Bir de düşmanlık, var olan kavgayı körüklemekten başka bir şeye yaramazdı. Üstelik sayıca da çoklardı. Babalarımız bile önceden iyi niyetle onlara hizmet ederdi. Kaldı ki bizim yaşımız çok küçüktü. Büyüklerle ağız dalaşı yakışmazdı. Bir taktik uyguladık. “Niye onları karşımıza alalım ki?” dedik ve duyduklarımızı sükût ile geçiştirdik. Onlar da ister istemez yüzümüze iyi davranmak zorunda kaldılar.

Hatta 1973 ve 1977 seçimleri yaklaşırken emmim bana gizlice sıkıntısını anlatır ve ne yapması gerektiğini sorardı. Oysa ben ona göre bir çocuktum. Ama bizi öyle sever ve danışırdı. “Sen nereye dersen oraya rey atacağım” derdi. Biz de o zamanlar (1973) Yüksek İslam Enstitüsüne yeni başlamış idealist gençler idik. Niye Demirel’e oy verilemeyeceğini, neden Millî Selamet'i tercih gereğini anlatmıştık. İkna da olmuştu. Sanırım hocalarına takiyye yaptı. “Sizin dediğiniz yere verdim” dese de Selamet'e verdi oyunu. Bilemiyorum, belki de onları dinlemiştir. Çünkü biz, “Oyu ne yaptın?” diye sormayı gereksiz görmüştük. Bu olay da cemaat işlerinde bana bir ders olmuştu. İnsanları ikna etmek gerekti. İşi sadece sevgiye havale etmek yetmiyordu. Gönlü sende olan biri, ikna olmazsa, aklı ile başka yerde olabiliyordu.

O hayâlı ve edepli insan ahir ömründe prostat hastalığına yakalandı. Hastanede bir müddet yattı. Sonra tedaviyi reddederek köye geldi. Çünkü hemşirelerin sonda takması o edepli insana ölümden ağır gelmişti. Kayseri’ye okumaya giderken en son ziyaret ettiğimde yer döşeğinde uzanmış yatıyordu. İkimiz de farkındaydık. Hazin bir veda oldu. Birkaç gün sonra da vefat etmiş. Allah (azze ve celle) rahmet eylesin, ruhu şad olsun.

Hanımı Elif Hatun'a biz “gelinbacı” derdik. Torunlarına asla “ebe” dedirtmez diye duymuştum. “Gelinbacı” benim oldum olası hoşuma giden bir tabirdir. Sımsıcak, yakınlık ve ilgi kokan bir kelimedir bana göre. Köy yerlerinde “yenge” yerine hala o kelimeyi bilenlere “gelinbacı” demek benim hoşuma gider. Evet, geriye ondan hatırladıklarım; güler yüz, tatlı dil, sıcak ilgi ve tatlı bir telaştır. Emmimden sonra biraz daha yaşadı gelinbacımız. Ruhu şad olsun.

İşte benim baba tarafından sülalem kısaca böyledir. Tabii bunların da çocukları, torunları vardır ve sayıları yüzlercedir. Hepsiyle de az çok hatıralarımız vardır. Bunları saymak genel okuyucu için hem gereksiz, hem de bana zahmet. Çocukluğum Hartlap köyünün Emirli mahallesinde bu akraba ve komşu çocukları arasında geçti. Ama ne günlerdi! İnanın, hala dimağımda kalan hatıralarıyla tadı damağımdadır.

Geçen hafta çoktandır görmediğim bir çocukluk arkadaşımla, en yakın oyun arkadaşımla karşılaştım. Ben ona nasıl baktığımı bilemiyorum, ama o bana öyle sıcak bakıyordu ki duygulandım. İçim doldu. Kendime hâkim olmasam ağlayabilirdim!