İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i okuyorum. Osmanlıdan Cumhuriyet’e intikal eden bu nev-i şahsına münhasır adam gerçekten bir dehadır. Verdiği eserler bir silsile gibi koca bir devre ışık tutar. Çok okuyan ve yazan, orijinal bir üslup sahibi olan bu ilim ve irfan ehlini tanımaya ve eserlerini okumaya hepimizin ihtiyacı var.
Bir evinde devrin en değerli ricaliyle sohbette, bir de sahaflarda görülen bu hem sevilen hem sayılan hem de heybetinden çekinilen adam, sohbetlerin efendisidir. Konuştukça açılır; açıldıkça bilinmedik, duyulmadık nice garip hikâyeler ortaya saçılır; saatlerin ne çabuk geçtiği fark edilmeden zaman su gibi akıp giderdi. Onun hayatını okuyanlar, her dehada olduğu gibi onda da derin bir nüktedanlık, hatta tatlı bir muziplik görürler. Eskiler yeri geldikçe mizahı da sanata çevirmesini bilmişlerdir. İşte onlardan biri:
İbnülemin Mahmud Kemal Bey arada bir Gedikpaşa Hamamı'na gider. Bir gün hamamın göbek taşında oturup terlemeye çalışırken bir delikanlının peştamali usulüne uygun kullanmadan, adeta üryan bir vaziyette dolaştığını görür. Gerekli ikazı yapar. Fakat genç adam: — Hadi oradan moruk! diyerek Üstat’la dalga geçer.
Mahmud Kemal Bey işin peşini bırakmaz, derhal hamamcıyı çağırır; delikanlı oradakiler tarafından da ayrıca ikaz edilir ve mesele şimdilik kapanır.
Derken aradan uzun bir zaman geçer. Üstat, İstanbul Üniversitesi Merkez Binasındaki çalışma odasında bulunduğu sırada bir tanıdığı ile o hamamdaki delikanlı huzuruna girer. Mahmud Kemal Bey'in tanıdığı zat: — Efendim, bu genç kardeşimiz Sıddık Sami Bey'in dersinden kalmış; kendisine bir himmette bulunabilir misiniz? diye rica eder.
Üstat kafasını kaldırır, delikanlıya şöyle bir bakar ve sorar: — Sen, filan gün, filan saatte Gedikpaşa Hamamı'nda çırılçıplak dolaşan herif değil misin? Zındık Sami hayatında ilk defa isabetli bir iş yapmış ve seni bırakmış!
“Zındık Sami” dediği, dönemin meşhur hukukçusu Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’dır ve o günlerde İstanbul Üniversitesinin rektörüdür.
Evet, iyilik de kötülük de karşılıksız kalmaz. Eskiler sık sık “Allah imhal eder ama ihmal etmez” derlerdi. Çok doğru değil mi?
Neyse, ben bu “peştamal” kelimesini okuyunca kendi kendime gülmeye başladım. Etrafımdaki dostlar “Neye güldün?” demezler mi? Her ne kadar “Peştamale güldüm” dediysem de yakamı bırakmadılar: “Peştamale sebepsiz gülünmez. Elbet bir sebebi var, anlat bakalım” dediler. Biz de çaresiz Mustafa Koyuncu Hocamızın yaşadıklarını anlattık.
Evet maalesef... O tür yerlerde anadan üryan gezen Âdem babaları görünce ve artık bize de "Hadi oradan moruk!" denilecek yaşa gelince, başımızı belaya sokmamak için biz de o misilli yerleri gönüllü olarak terk etmek zorunda kaldık. Yıllardır hamama, havuza ve herkese açık kaplıcalara —çok özlesem de— gitmiyorum.
