Çocukluk zamanımızda bir kadın yolda bir erkek gördü mü, boyunu posunu bile ondan saklar, hemen ters dönerek oturur, erkeğin geçmesini beklerdi. Erkeğin önünden geçmek edebe aykırı sayılırdı.
Bir de hiçbir kadın kocasının adını anmaz, kocasını adıyla çağırmazdı. Ya “bizim herif” der, ya “bizimki” veya “koca” derdi. Erkekler de öyleydi. Karısının adını anması ayıptı. İlle gerek olursa “bizim Köroğlu “veya “çocuklar” gibi mecaz kullanırlardı. Hatta karısıyla ilgili konuşması da ayıp sayılırdı.
Küçükler büyükleri asla özel ismiyle çağırmaz, yanına ya “abi”, ya “emmi, dayı” gibi saygı ekleriyle birlikte çağırırdı. Küçükler büyükleri yolda geçmezlerdi. İlle de geçmek icap ederse, izin alırlardı. Bu da İslam’ın öğrettiği bir edepti.
Çocuklar büyüklerin buyurduğu her yumuşu babaları istemiş gibi kabul eder, hizmetten kaçmazlardı. Büyükler de küçüklere merhametli idi. Yolda bir çocuk görseler, eşeklerine bindirir, yorulmasına gönülleri razı olmazdı.
Yol üstündeki bağlar ve bahçeler yolculara helaldi. Uzanıp meyve yeseler bilirlerdi ki dut ağacı gibi herkese örfen helaldi.
Camiye gelen yabancı, yemek saatindeyse mutlaka misafirliğe götürülürdü. Onlara özel bir ilgi ve sevgi gösterilirdi. Kavak gibi su başı durak yerlere bir yolcu hayvanını çözüp istirahat etse, oradaki bahçe sahipleri onlara domates, biber, hıyar gibi sebzeler ikram ederlerdi. Bu onların azıklarına katık olurdu.
Yıllar sonra Andırın’ın Camızlı köyüne irşat için gittiğimde, Hartlaplı olduğumu öğrenince, yaşlı bir amca, Kavak’ta mola verdiklerini, Durna Kayenin kendilerine bostan getirdiğini anlattı. “O benim büyük dedem” deyince adam heyecanlandı, hatta oradaki herkes muhabbetle dalgalandı. Bana hoca olarak izzet ikram ediyorlardı. Ama birden bu daha da katlandı. Daha bir ilgi ve sevgi ile davranmaya başladılar. Duygulandım, kıvanç duydum ve o tanıyamadığım büyük dedeme içtenlikle dua ederek Fatiha’mı daha bir coşkuyla okudum.
Yollar yapıldı, arabalar özelleşti, şimdi herkes sefere çıktı mı saatler içinde gideceği yere varır oldu. Böylece ne misafirlere açılan sofralar, ne gece yatması için serilen döşek ve yoganlar, ne de mola verebilecekleri Kavak gibi kaynaklar kaldı. Yollarda bağlar ve bahçelere yabancı girmiyor artık. O yüzden midir acaba onlar da eski bereketli sebze ve meyvelerini vermiyorlar. O sebepten midir acaba, cemiyette sevgi saygı azaldı, herkes kendi başına kaldı. Bir başkasına ilgi ve muhabbet azaldıkça, akrabalık da arkadaşlık da erozyona uğradı. Toplum kalabalıklaştıkça insan yalnızlaştı. Bireyselliğin ağında yalnız başına, ağa takılmış balık gibi çırpınıyor.
