Durna Mehmet Emmim çok dindar demiştik. O zaman köylerde yetişmiş bazı hocaların etrafında küçük gruplar oluşsa da, yurt genelinde bütün vilayet ve beldelerde dini hizmetlerde bulunmak için teşkilatlanmış üç cemaat vardı. Bunların başında “Nurcular” ve “Süleymancılar” gelirdi. Bir üçüncü cemaat ise tarikatlardı. Özellikle de Nakşibendi tarikatı... Gerçi onlar bir merkeze bağlı değillerdi ama usul ve erkânı aynı olduğundan sanki bir cemaat gibiydiler.
Nurcular bizim köye ulaşamamışlardı o zaman bir cemaat olarak. Ama Said Nursi “Bediüzzaman” lakabıyla meşhurdu. Dussuz hoca risaleleri bilir, okur, anlatırmış. Bizim evde de birkaç küçük risale vardı. Mesela “Küçük Sözler”, “Hutbe-i Şamiye”yi küçük yaşımda okumuştum. “Hanımlar Risalesi” ve “Ayetü’l Kübra” da vardı, ama onları okumamıştım o zaman.
Köydeki Süleymancılar ve Kur’an Kursları
“Süleymancılar” denilen Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Merhumun talebeleri bizim köyde çok canlı idi o zamanlar. Dereboğazı köyünde bir Kur’an kursları vardı. Oradan muhite dağılırlardı. O kursun şehirden oraya nasıl taşındığının hikâyesini “Domur Hoca” kitabımızda anlattık, bakılabilir. Dindar bir insan olan Durna Mehmet Emmim de onlarla tanışır ve cemaatlerine katılır, hizmetlerine katkı verirdi.
Süleyman Efendi Merhum büyük bir âlim ve mürşittir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kelle koltukta hizmet etmiştir. Talebeleriyle birlikte Kur’an öğretme adı altında kurslar açtılar, oralarda Arapça da öğrettiler. Bağlıları yurt çapında bu hizmeti devam ettirdiler. Faydalı hizmetleri oldu. Ancak Süleyman Efendi Merhumun vefatından sonra cemaat mürşitsiz kaldı. Belki bu yüzden, belki sistemin baskısından, çok garip işler içine girdiler.
Resmi Eğitime ve İmam Hatip Okullarına Düşmanlık
Önce Milli Eğitime ve bu arada İmam Hatip okullarına karşı çıktılar. Bazı endişeleri haklı görülse de bunu gidermenin yolu düşmanlık değil, sorunu çözme yollarına gitmekti. Resmi tahsile karşı çıkmak zaten çıkmaz sokaktı. Çocukların ortaokul ve liseyi okumasını “dinsiz olurlar” diye yasaklarlardı. Hatta bırakın onları, belki de onlardan daha şiddetli bir şekilde kendileri gibi din hizmetinde bulunan İmam Hatip Okuluna düşmanlıkları akıl alacak gibi değildi. O kadar ki, hocaları Mehmet Erçoban’ın ağzından bizzat duymuşumdur:
“Çocuklarınızı okutmayın. Hele İmam Hatip'e hiç vermeyin. Oradan dini bozacak adamlar çıkıyor. İlle de okutacaksanız, ortaokul ve liseye verin. İmam Hatip'ten daha iyidir.”
O zamanlar “Hatip / konuşan” yerine “hatap / odun” derlerdi aşağılamak için. Kötü lakap takmak haramdı oysa. Acaba kin, nefret ve öfkeye esir olmuş akıllara hiç gelir miydi bu hüküm? Şimdi çocukların okullara verilmesi haram olunca, geriye haliyle bir tek onlar kalıyordu; o zaman onlarda ilim okumak herkese farz oluyordu. Anlayış ve usul bu!
Siyasi Tutarsızlıklar ve Lider Dayatmaları
Sonra bütün Müslümanlarla rekabete girdiler. Dindar insanların desteklediği partilere hep muhalefet ettiler. Üstelik sık sık parti değiştirdiler. Dün kötü dediklerine bugün iyi diyorlardı. Çünkü emir tepeden geliyordu ve hiçbir Süleymancının buna itiraz hakkı yoktu. Bu da aklını kullanan halkın soğumasına sebep oldu. Ama ne de olsa bir din hizmeti veriyorlar diye bütün bütün cephe almadılar. Bin bir eleştiri alsalar da yollarına devam ediyorlardı.
Halk onlara kısaca “Süleymancı” deyince biz de öyle derdik haliyle. Ama onlar bu lakaptan hazzetmezlerdi herhalde. Biz Müslümanlar arasında birlik olmanın zaruretini gördüğümüz günden beri onlara artık “Süleymancı” değil, “Süleyman Efendi’nin Talebeleri” veya onların istediği gibi “Süleymanlılar” demeye başladık. Dile biraz uzun gelse de, hem kötü lakap takma günahından kaçınmak, hem de aradaki kin ve nefreti yok ederek yerine ülfet ve muhabbet koymak istedik. Şunu da belirteyim ki, bizim çocukluğumuzdaki o hararetli tavırlar ve kamplaşmalar şimdilerde yok şükür. Ama siyasi tutarsızlıkları aynen devam ediyor.
Süleyman Efendi’den tutulan bazı notları okudum kendi yayınlarından: “Siyasetten uzak durun. Millet yok demokrat, yok Halk Parti diye kavga ederken siz aradan sıyrılın, hizmete çalışın” diyor. Bu, başka büyüklerden de duyduğumuz bir sözdür. Ama o cemaat lider takımı her nedense bu sözü maalesef hiç dinlemediler. Hep siyasetin içinde oldular. Üstelik maalesef siyasette hiç hakka isabet ve istikrarları da yoktu. Her seçimde başka bir partiye gider, önceden iyi dediklerine kötü, kötü dediklerine iyi demek zorunda kalırlardı.
Tarikat Adının İstismarı ve Hakikatin Ortaya Çıkışı
Bu yüzden tarikatın adını da lekelediler. Çünkü tarikatlarda şeyhe itaat ve teslimiyet şarttır. Onlar da bir tarikat oldukları için bu kaideyi istismar ettiler. Yukarıdaki adamları şeyh yerine koydular ve gelen emirlere mutlak itaat istediler. Cemaatin asli yapısında olanlar bu tür akla, mantığa, şeriata aykırı emirleri asla sorgulamaz, eleştirmez, karşı çıkmazlardı. Herkesi de şununla tehdit ederlerdi:
“Tarikatta söz dinlememek, yukarıya itiraz etmek en büyük günahtır. Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin bulunmaz.”
İnançlarına göre Süleyman Efendi mahşerde müritlerini toplayacak ve ellerinden tutup cennete götürecektir. İtaatsiz olanlar bundan mahrumdurlar.
Hayret edilecek bir şey de, din için çalışmalarına rağmen, o zaman dindar insanların, hatta aynı Nakşibendî tarikatına mensup insanların kurduğu ve daha çok dindarların ilgi gösterdiği Milli Selamet Partisine amansız düşman idiler. Bu, halkın da sevenlerinin de gözünden kaçmıyordu tabii. Yanlışlarını örtmek için mecburen o partiyi ve liderini karalıyor, iftira ile kötülüyorlardı. Fakat hakikatler er geç ortaya çıktıkça, başlarındaki cemaatler kısmen dağıldı. Köylüler bile “Dün Demirel’e mason diyorlardı, bugün ona oy istiyorlar, böyle şey olur mu yahu!” diyorlardı. Böyle yapa yapa topladıkları cemaatlerini elleriyle dağıtıyorlardı. İslam’ı öğrenme ve Kur’an’a hizmet adına üzülecek şeyler bunlar.
Önyargıların Aşılması ve Sevgi Bağları
Rahmetli Durna Mehmet emmim onlara çok inanmasına rağmen bize bakar, şaşırırdı. Hocaları “İmam Hatip'e gidenler gavur olur. Onların arkasında namaz kılınmaz” derlermiş. Oysa ben hep İmam Hatip’e gidiyordum. Yine bazı arkadaşlarım, hatta orada okuyup da sonunun boşluğunu gören bazı kurs talebeleri oradan ayrılıp İmam Hatip’e gidiyordu. Yazın köyümüze geldiğimizde imam efendiyle dost olur, camide ezan okur, hatta yer yer namaz kıldırır, vaaz verirdik.
Bunlardan ötürü bütün köylüler gibi emmim de bizi çok severdi. Zaten kendisi de cami kuşlarındandı. Ezan okumasını da çok severdi. Vaazımızı dinler, hayran kalırdı. Bize bakar bakar “Bu çocuklara nasıl kötü söylenir ki” derdi.
