Ölü Dostun Ziyareti

Rahmetli Muallim Abdullah Efendi de dedemi çok severdi. Dedemin vefatından sonra, Yusuf Emmimle bir gün yine ziyaretine gitmiştik. Söz dedemden açılınca emmime dedi ki:

-Rahmetlinin tövbesi sağlamdı. Teheccüd ve zikre düşkündü. Maneviyat yolunda iyi çalıştı, bol gayret etti, nefisle yaman mücahedesi oldu. Hani size anlatmıştım ya, bir gün Ramazanlıkta Hartlap’tan eşeğe incir üzüm yüklemiş, öğleden sonra geldi. Biz hemen yükünü indirdik, kendini odaya alıp istirahatini sağlamaya çalışırken bir yandan da konu komşuya haber salarak yükünü sattık, bitirdik. İyi yorulmuştu tabii…”

Hoca Efendi az önceki hikâyeyi anlattıktan sonra emmime dönerek dedi ki:

- Az bir günahı kalmıştı, onu da vefat hastalığında affettirdi. Bazen gelir, görüşürüz.

Allahu ekber! Ben birden heyecanlanmıştım. Çünkü çok müstesna bir an yaşıyorduk. Hocam nadiren verdiği sırlarından birisini daha söylüyordu. Oysa bu adam kadar sırrına berk birisi zor bulunurdu. Bunu bize söylemesi, dedem adına bizi sevindirmek kadar, bizi sevdiği ve bu sırrı vermeye ehil gördüğü içindi. Bu sevgi ve layık görme ise en az duyduğumuz olay kadar sevindirici harika bir duyguydu. Emmime baktım. O da bu “Bazen gelir, görüşürüz” sözünden irkilmişti, şaşkın şaşkın Hoca Efendi’ye bakıyordu. Az sonra sesi titreyerek, korku ile karışık bir hayret ve heybet içinde:

-Hocam, ağabeyimle karıştırdınız herhalde! Dedi.    

O zaman rahmetli babam sağdı. Yusuf emmime göre “bazen gelen” olsa olsa herhalde abisi olan babam olurdu. Zira dedem çoktan ölmüştü; nereden ve nasıl gelecekti? Ölmüş bir adamla Hoca Efendi nasıl sohbet edebilirdi? Fakat az önce onun azıcık kalan günahının da vefat hastalığı vesilesiyle temizlendiği müjdesini veren yine aynı Hoca Efendi değil miydi? Öldüğünü bildiğine göre bir karıştırma yoktu. İyi ama bu nasıl oluyordu?

Ben de şaşkındım ama benimkisi hocamın sırrına çok düşkün olmasına rağmen bize verdiği kerametindendi.  Bununla beraber bir yandan dedemin müjdesi, bir yandan da bizi sırrını vermeye layık görmesi beni o kadar manevi zevk içinde mest ve hayran etmişti ki, vecd içinde hayatımın en müstesna anlarından birisini yaşıyordum. Dedem için ne büyük bir müjde almıştık böyle hamdolsun.

Bu soru üzerine ben de Hocama mıhladım bakışlarımı. Hoca Efendi çok vakur, suyu ağır, gölgeli bir zattı aynı zamanda. Ama bize karşı mümkün mertebe heybetini örter, göstermez, hep mütebessim dururdu. Fakat işte şimdi o vakur halini almıştı, derin bir haz ve hayret içinde kalan fakire kısa ve derin bir bakış atarak hemen emmime döndü ve:

-Abin Demir’le seni hiç karıştırır mıyım Yusuf Efendi? Dedi. Anlaşılan bu sözü beğenmemişti. Belki de dediğine pişman olmuştu. Heybeti bu yüzdendi.

İkimiz de donmuş kalmıştık. Ben hakikaten büyük bir sevinç ve sürur içindeydim. Manevî bir hal bürümüştü kalbimi. Başım göğsüme düşmüş, gözlerim buğulanmış, bakışlarım önümde serap gibi titreyen sergilerde dinleniyor. Meclise hâkim olan öyle tatlı bir huzur ve sükût vardı ki, sanırım Hocamızın kalbinden taşan nurlu feyizler hepimizi kanatları arasına almış, müstesna bir zaman yaşatıyordu. Ben de kendimi o feyze teslim ederek doya doya hazzını çıkarıyordum.

Nihayet Hoca Efendinin sesiyle başlarımızı kaldırdık. Bir iki kelam ettikten sonra izin vakti geldiğini anladık. Bunun üstüne sohbette çok kalamadık zaten. O manev’i halin coşkun dalgaları üstümüzden kalkınca içimizden bir ses “izin zamanı” dedi ve biz destur alıp dışarı çıktık.

Çıktık çıkmasına ama sanırım emmim hala olayın etkisinden çıkamamıştı. Sessizce yürüdük. Atoluğu camisini geçerken emmim durdu. Narkozdan uyanır gibi kolumdan tuttu ve:

-Yahu ben ban oldum, ancak o kadar konuşabildim, sen niye sormadın dedenin nasıl geldiğini? Dedi.

Sübhanellah, hala o havayı yaşıyordu demek ki. Emmim çok duygusal bir adamdır ve böyle hissi bir akıma kapıldı mı onu çok yoğun yaşar. Hatta iç dinamikleriyle daha fazla yoğunlukta bir hal yaşamayı da başarır. Ama buradaki hali bana biraz fazla garip geldi. Dedim ki:

- Bence sormaya hiç gerek yoku da ondan sormadım. Ama sen gerekli gördün ve sordun. Sorduğun şeyin cevabını da aldın. Dahasına ne hacet emmi?

Sanki nasıl geldiğini anlatsa anlayacakmışız gibi…

Bu işlerin maneviyat âleminde çok sıradan işler olduğunu daha sonra okuduklarımızla öğrendik çok şükür, ama elbette o gün ben de karşılaştığım bu keramet ile çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım doğrusu. Boşa dememişler “leysel haberu kel ıyân” diye.

Ya orada bir de rahmetli dedemle karşılaşsaydık?

Olur mu olurdu yani! Bunu düşünmek bir kere daha ürpertti beni.