Bela Üstüne Bela
Gö Fahı’nın oğlu Molla Mehmet, yazmak istemediğim bir macera sonunda kocanamın izdivacına talip olur. Fakat babası bu evliliğe karşıdır. Çünkü Molla Mehmet, o esnada amcasının kızı Elif Hatun ile evlidir ve babası, kardeşinin kızının üstüne kuma gelinmesini istemez. Gelgelelim olayların gidişatına da direnemez.
Aslında kocanam da istemez bu evliliği; yaşananları bir türlü unutamamaktadır. Fakat kocababam ısrarla isteyince —ne yapsın, adı çıkmıştır bir kere— gönlü olsun olmasın sonunda onunla evlenir.
Ben herhalde ilk defa bunları yazarken “kocababam” diyorum. Bu kelime ağzımda dikenli bir lokma gibi acı verdi bana. Hâlbuki “kocanam” deyince içim açılır, bir tas kevser suyu içmiş gibi ferahlarım; kalbimden sevgi pınarları fışkırır. Kocababam ise bir kâbus gibi çöküyor kalbime!
Yeşilçam Filmi Gibi
Mecburen evlenirler ama “Gö Fahı” diye meşhur olan Kocababamın babası Hüseyin Efendi, bu evliliği baştan beri istemediğinden bir senaryo kurgular. Bir gün oğluna der ki:
— Bak sen şu işe!
— Ne var, ne oldu?
— Gördün mü, meğer Elif senin sütkardeşinmiş!
Artık neler dediyse oğlunu ikna ederek kocanamı boşatır. Oysa o sıralar bir de kızları olmuştur.
O Kıza Ne Oldu?
Ah benim garip kocanam, bir kızıyla ortada kalır... Şimdi daha bir kahrolmuştur. Yavrusunun perişanlığına dayanamaz ve onu Maraş’ta, Nahırönü Mahallesi’nde “Yiroğulları” denilen sülaleden birine evlatlık olarak verir.
On beş gün sonra bu sefer de kızının ayrılığına dayanamaz. Hal hatır sorar gibi gelir o eve; fakat aldığı cevap korkunçtur:
— Sen sağ ol hatun, evladın öldü!
Bu sefer can evinden vurulmuş bir ceylan gibi ağlayarak geri döner köyüne. Çileli geldiği dünyada çilesi bir türlü bitmez.
Ben bu olayı ilk defa 2006 yılının başında anamdan duydum. “Acaba o teyzemiz sağdı da anasına vermemek için mi öldü dediler?” diye içimize bir kurt düştü. Dünürüm merhum Mehmet Akben’e:
— Sen Nahırönü’ndensin, bu mahalleyi iyi bilirsin. “Yiroğulları” diye bir sülale var mıdır? diye sordum.
— Evet, bizim mahalledeler, dedi.
“İnşallah bir araştıralım bakalım” dedik. Böyle işlere meraklı kardeşim Elif bu işi üstlendi. Neticeyi sorduğumuzda, araştırdıklarını fakat bir bilgi bulamadıklarını söyledi. Ne kadar ciddi araştırdı bildiğimiz yok; biz de unuttuk gittik o mevzuyu doğrusu.
Bir Başka Zalim
Kocanamı sonraları “Gözaca” lakaplı Hüseyin ister. Evlenirler ama yirmi gün sonra Hüseyin, o yıllarda genellikle dört yıl yapılan askerliğe gider. Bahtı kara kocanam yine perişan kalır.
Evde kocasının kız kardeşleri de vardır; açlık kol gezmektedir. Ot yiyerek yaza çıktıkları çok olurmuş. Bana bazen perişanlıklarını anlatırdı; ben de dudaklarımı ısırır, yanında ağlamamaya çalışırdım. Tek başına bir kadın... Ne Andırın ne Göksun dememiş, her fırsatı değerlendirerek önce kardeşini, sonraları da kızını ve oğlunu geçindirmek için çalışmış durmuş.
Merhametli Rabbimiz, kim bilir şimdi onu cennetinde ne rızıklara boğmaktadır!
KOCANAM (4) - SANKİ BİR YEŞİLÇAM FİLMİ
Bela Üstüne Bela
Gö Fahı’nın oğlu Molla Mehmet, yazmak istemediğim bir macera sonunda kocanamın izdivacına talip olur. Fakat babası bu evliliğe karşıdır. Çünkü Molla Mehmet, o esnada amcasının kızı Elif Hatun ile evlidir ve babası, kardeşinin kızının üstüne kuma gelinmesini istemez. Gelgelelim olayların gidişatına da direnemez.
Aslında kocanam da istemez bu evliliği; yaşananları bir türlü unutamamaktadır. Fakat kocababam ısrarla isteyince —ne yapsın, adı çıkmıştır bir kere— gönlü olsun olmasın sonunda onunla evlenir.
Ben herhalde ilk defa bunları yazarken “kocababam” diyorum. Bu kelime ağzımda dikenli bir lokma gibi acı verdi bana. Hâlbuki “kocanam” deyince içim açılır, bir tas kevser suyu içmiş gibi ferahlarım; kalbimden sevgi pınarları fışkırır. Kocababam ise bir kâbus gibi çöküyor kalbime!
Yeşilçam Filmi Gibi
Mecburen evlenirler ama “Gö Fahı” diye meşhur olan Kocababamın babası Hüseyin Efendi, bu evliliği baştan beri istemediğinden bir senaryo kurgular. Bir gün oğluna der ki:
— Bak sen şu işe!
— Ne var, ne oldu?
— Gördün mü, meğer Elif senin sütkardeşinmiş!
Artık neler dediyse oğlunu ikna ederek kocanamı boşatır. Oysa o sıralar bir de kızları olmuştur.
O Kıza Ne Oldu?
Ah benim garip kocanam, bir kızıyla ortada kalır... Şimdi daha bir kahrolmuştur. Yavrusunun perişanlığına dayanamaz ve onu Maraş’ta, Nahırönü Mahallesi’nde “Yiroğulları” denilen sülaleden birine evlatlık olarak verir.
On beş gün sonra bu sefer de kızının ayrılığına dayanamaz. Hal hatır sorar gibi gelir o eve; fakat aldığı cevap korkunçtur:
— Sen sağ ol hatun, evladın öldü!
Bu sefer can evinden vurulmuş bir ceylan gibi ağlayarak geri döner köyüne. Çileli geldiği dünyada çilesi bir türlü bitmez.
Ben bu olayı ilk defa 2006 yılının başında anamdan duydum. “Acaba o teyzemiz sağdı da anasına vermemek için mi öldü dediler?” diye içimize bir kurt düştü. Dünürüm merhum Mehmet Akben’e:
— Sen Nahırönü’ndensin, bu mahalleyi iyi bilirsin. “Yiroğulları” diye bir sülale var mıdır? diye sordum.
— Evet, bizim mahalledeler, dedi.
“İnşallah bir araştıralım bakalım” dedik. Böyle işlere meraklı kardeşim Elif bu işi üstlendi. Neticeyi sorduğumuzda, araştırdıklarını fakat bir bilgi bulamadıklarını söyledi. Ne kadar ciddi araştırdı bildiğimiz yok; biz de unuttuk gittik o mevzuyu doğrusu.
Bir Başka Zalim
Kocanamı sonraları “Gözaca” lakaplı Hüseyin ister. Evlenirler ama yirmi gün sonra Hüseyin, o yıllarda genellikle dört yıl yapılan askerliğe gider. Bahtı kara kocanam yine perişan kalır.
Evde kocasının kız kardeşleri de vardır; açlık kol gezmektedir. Ot yiyerek yaza çıktıkları çok olurmuş. Bana bazen perişanlıklarını anlatırdı; ben de dudaklarımı ısırır, yanında ağlamamaya çalışırdım. Tek başına bir kadın... Ne Andırın ne Göksun dememiş, her fırsatı değerlendirerek önce kardeşini, sonraları da kızını ve oğlunu geçindirmek için çalışmış durmuş.
Merhametli Rabbimiz, kim bilir şimdi onu cennetinde ne rızıklara boğmaktadır!
Sen Yolunu Gözle
Nihayet Gözaca’nın askerliği biter ve evine döner. Ama sevinemez kocanam. Bu sefer de başında başka felaket rüzgârları esmektedir. Belîrık (Belikırık) denilen bir adam, şeytanı en fazla sevindiren karı ile koca arasına girme işini kendine vazife edinerek ahmak ve aptal Gözaca’ya:
-Ne işin var senin o dulla? Sana bakire kızımı vereyim, der.
Bakireliğin bir gece bile sürmeyeceğini bilemeyen vefasız ve sorumsuz cahil adam, şeytana aldanarak kocanama soğuk davranır, hakaret eder. Maksadı dayanamasın da kendi ayağıyla gitsin. Fakat katlanır oncazım da bu hakaretlere. Ama bunlarla onu kovamayacağını anlayan katı kalpli, zır cahil Gözaca denilen herif-i nâ şerif, kocanamı öldüresiye döver. Hatta öldü diye bırakır dayağı.
Yatakta ölü gibi baygın yatan kocanam, ölmez ama kendine de gelemez. Görümcesi bütün bunların neden olduğunu anlatır ona ve “Kaç da canını kurtar” der. Zavallı eline su satırını alır, içine görümcesinin koyduğu bir fistanla suya gider gibi evden çıkar. Biraz gidince koşmaya başlar. Mâsıtlı’daki akrabalarından Kemençe’nin evine yaklaşınca “gâvurlardan kurtuldum taman” diye feryat ederek çığlıkları basar.
Kahrolası kara fakirlik!
Yok olası yoksulluk!
Geberesi perişanlık!
Hepsinin de sebebi maalesef dinsiz, imansız, ahlaksız cahillik!
Ve halkıyla paylaşacağı milli varlığı balolarda alkol ve fuhuşla tüketen zalim idarecilerin elindeki pis sistem!
