Hartlap da her köy gibi bir zamanlar bazı ihtilaflar yaşamıştır. Bu ihtilafların kaynağı ya muhtarlık davası, ya particilik, ya sülalecilik ya da aralarında yaşanan haksız rekabettir. Çocukluk günlerimizde garip gördüğümüz iki ihtilaf daha vardı ki bugün onları hatırladıkça tebessüm ediyorum; ama o zamanlar bayağı sorun olmuştu.
Birincisi, köyümüzün kadim hocası Hafız Hocamızın yerine genç ve bilgili Ejder Hocamızın imam olması meselesi. Diğeri de Dereboğazı Kur’an Kursu hocası olan Mehmet Erçoban Hoca'nın kışkırttığı “Süleymancılık hareketi” yüzünden köyün ikiye bölünmesi. Yeri geldiğinde bu iki ihtilafı kısaca anlatırız inşallah.
Ben bildim bileli köyümüzde kan davası yoktur. Köyümüzde herkes can korkusu olmadan gece gündüz rahat rahat gezerdi; çok kavga da olmazdı. Bunları yazarken altmış yaşımı aştım. Benim yaşadığım yıllarda beş adam öldürme hadisesi olmuş. Biri nefsi müdafaa iken istemeyerek olmuş, diğerleri bilerek... Hepsinin de sebebi duyduğum kadarıyla katli gerektirmez işler; altında cehalet, gurur, kibir ve enaniyet var. Yapanlar cezasını az çok çekti ve sahiplenilmediler. Bunlardan ötürü kan davası oluşmadı çok şükür. İnşallah bundan sonra da hiç yaşanmaz.
Bunu şu sebepten söyledim; dışarıda Hartlaplıları hem yavuz hem de saygın bilirler. Burada özellikle çok sevdiğim bir zatın kulaklarını çınlatayım. Benim köyümü çok sevmem ve övmem, özellikle de “Evliya yatağı, beldetün tayyibetün mübareketün” demem karşısında söyleyecek söz bulamaz ve hemen:
“Ne olacak, Hartlaplı işte! Bildikleri ancak asmak, kesmek, kelle uçurmak...”
diye cevap verir. Sanki ilkokul çocuğu gibi hâlâ Ali Baba'nın “kırk haramiler” masalında takılı kalmıştır. Oysa Hartlap barış yurdudur, esenlik yurdudur. Garbisi kadar huzuru da serinletir yürekleri, suyu kadar ruhları da rahatlatır efendilikleri.
Azgın bilinmeleri sanırım ekmeklerini kaçakçılıkla çıkaran ve dolayısıyla kendini tehlikeye atanlar yüzündendi. Herkese yetecek toprak olmayınca köy, geçimini dışarıda kazanmak zorundaydı. Bunun bir yolu da kaçakçılıktı; yani en yakın ülke Suriye’ye kaçak yollarla gidip gelmek. Orada ucuz olan malları buraya gümrüksüz, kaçak yollarla getirip satmak; buradan da oraya, orada pahalı olan malları götürmek... Mesela burada iki yüz lira olan bir sığır, orada iki bin liradır. Orada ise elbise çok ucuzdur. Zira Avrupa’dan yardımseverlerin topladığı kullanılmış elbiseler yıkanır, ütülenir, Suriye’ye gönderilir. Bizimkiler de onları ucuz bir fiyata alır, burada satarlardı. Kimisi kendi sermayesiyle, kimisi de “şelekçi” olarak başkası adına yapardı bu kaçakçılığı.
Kolay değildir bu yollarda gidip gelmek. Elde mecburen silah olacak; asker ya da eşkıya ile her an karşılaşmak var. Mayınlı sınırlardan kaçak göçek gidip gelmeler var. Yollarda bin bir tuzak ve tehlike var yani...
Bir de şerefli ve haysiyetli insanlardır; onurlarını korurlar, yapılan haksızlıklara sessiz kalmazlar. Tabii adamı soyduktan sonra nara atarak: “Bana Hartlap’tan falan derler!” diye adres bırakan babayiğitlerimiz (!) de olmuş ama sanırım bunlar tek tük kalmış.
Buna itiraz ederek: “Yok canım, ‘Biz Hartlaplıyız, Allah’tan bile zor korkarız’ diyenleriniz de var!” diyecekler. Tamam, ama ne var bunda? Neredeyse hiç kimsenin Allah’tan korkmadığı bir zamanda, adam korkarmış da biraz az korkarmış... Ne yani, soygun yaparken “Biz Allah’tan çok korkarız” mı desin? Fesüphanallah, doğruyu söylemek suç mu oldu şimdi? Tövbe ya Rabbi, estağfirullah…
Saygınlıkları ise—demin dedik ya—onların köyünde yapılan güreşlerde kavga olmazmış. Onların adaletine güvenirmiş civar köylüler ve büyük güreşler hep orada olsun isterlermiş. Bir örneğini az önce hatırlatmıştık, değil mi?
