ESME BİBİM

Esme bibim de kardeşleri arasında farklı ve ilginç birisiydi. Ve en gariban ve fakirleri idi. Kocası Ahraz Mehmet’i ben tanımam. Ancak öldüğünde evinin altında cenazesi yıkanırken toplanmış olan kalabalığı hayal mayal hatırlıyorum.  Çocukluk işte, biz oradaki koca bir dut ağacının altında hem kalabalığa hayrette, hem de oyundaydık.

Esme bibim hayatın getirdiği belini büken sıkıntılardan mıdır bilmem, biraz soğuk tabiatlıydı. Başında iki kız, üç oğlanla dul kalmıştı. Çok zor bir hayatı vardı. Her yaz pamuk tarlalarına göçerler, oradan kazandıklarıyla bir yıl idare etmeğe çalışırlardı. Çocuklarından en büyüğü Selahattin çok saf birisiydi. O haliyle nasıl askere aldılar bilemiyorum. Bir iş yapamazdı. Anasıyla pamuk toplamaya giderdi, o kadar. İyi tarafı, o da, diğer evlatları da analarına itaat ederlerdi. Bu onları daha perişan olmaktan ve muhtemel tehlike ve tuzaklardan korurdu.

Bibim hangi akılla bilmem, everdi Selahaddin’i. Ama kadın durmadı tabi. Sonra aynı yanlışı bir daha yaptı. O da biraz akıldan yana fukaraydı, evden kaçtı, getirelim diye gidenlerin yanından uzaklaşarak kendini Ceyhan nehrine atıp intihar etti. Keşke hiç evlendirmeselerdi. Son yıllarında Elif ablasının yanında vefat ettiğini duydum. Ölürken “akrabalarımı göresim geldi” demiş garibim. Duyanlar gitmiş. Ben burada yoktum o zaman. Çok sevinmiş gelenlere. O sevinçle vefat etmiş. Sana emanet Rabbim.

Rahmetli bibim ölürken bunu ve Mustafa’yı, bu iki çocuğunu çok düşünür, ağlardı. “Allah Teâlâ’ya tefviz-i umur ederek tevekkül etmek gerek. Kuluna ondan merhametlisi olabilir mi?” diye teselli etmeye çalışırdım.  Ama ana yüreği işte!

Bunları yazarken merhum Abdullah İlhan Hoca Efendi aklıma geldi. Prostat kanseri olmuştu. Baş başa dertleşiyorduk. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını silerken dedi ki: “Ölümden korkmuyorum hocam. Tek düşüncem şu engelli saf oğlumdur. Bu yalnız kalırsa hali nice olur?” “Allah büyüktür” demekten başka ne diyebiliriz ki!

Onun küçüğü Mustafa kısmen öyledir. Tabi öyle olunca, sözlerini ihtiyatla karşılamak gerekir. “Yahu bu bir gün meydana çıkar” diye düşünmez. Fakat çelik gibi bir vücudu var maşallah. Evlendi, ama yuvasını koruyamadı. Boşandılar. Bir oğlu oldu. Yuvada kalıyor. Bir ara küçük kardeşi Ali yanına aldı. Ama beraberliği yürütemediler. Şimdi ahir ömründe huzurevine girmeyi başarmış. Orada rahat eder inşallah. Senede bir iki bana gelir, “sen onları tanıyorsun” der. Ben de selam gönderirim. Huzurevi muhabbetiyle vakit geçiririz. Bu arada orada çalışan bazı dostlara “aman idare edin. Yoksa çok perişan olur” diye tavsiye ederiz.

En küçükleri Ali aklı başında ve çok olgun birisidir hamdolsun. Çok saygılı, edepli, dindar bir efendidir. Evlendi, barklandı. Önceleri köyde evlerinin altında bıçakçılık yaptı. Sonra şehre taşındılar. Bazen çarşıda bir terazi ile gelen geçeni tartarken görüşür, kucaklaşırız. Akıllı, güler yüzlü ve huzurlu bir eşi var sağ olsun. Mutlu bir yuvası var. Oğlu Ökkeş de öyle tertemiz şeker topağı bir yavru maşallah. Baktıkça seviyorum onu. Nihayet büyüdü, işini kurdu, aslan gibi çalışıyor. Diğer çocuklarını bilecek kadar yakın olamadık maalesef.

Esme bibimin iki kızı vardı. Elif ve Makbule bibilerimiz. Elif bibimiz güzel bir kızdı. Makbule bibimize göre biraz ağırdı. O yüzden biz Biz çocukken Makbule bibinin anlattığı masallar bize dizi filmler gibi zevk verirdi. Uzun kış gecelerinde onun heyketlerine bayılırdık.

Sonra büyüdüler, evlenip çoluk çocuğa karıştılar. Elif bibimiz Fatmalı’dan birisiyle evlenince uzak düştük.  Makbule bibimiz köyümüzden bir delikanlı ile evlendi. Muhittin usta otobüs şöförü olunca herkesin bildiği, sevdiği bir insandı.  İki kızkardeş de iyi kötü yaşayıp gidiyorlar. Kolay bir hayat değil yaşadıkları. Ama son zamanlarda ülkenin durumu geliştikçe onların durumu da iyileşti. Benim köyle alakam gittikçe kesiliyordu. Anam babam vefat ettikten sonra daha bir uzaklaştık. Bibimizi göremiyor, evlatlarını tanıyamıyorduk. Sağ olsunlar onlar zaten aramazlar. Bazen karşılaşıyoruz. Bana dayı diyorlar, tanımayınca mahcup oluyorum.

İki parmağı kesik bibim yaşadığı müddetçe çalıştı. Evini idare etmeyi başardı. Ahir ömründe çalışamaz olunca, başında çocuk da kalmayınca bize daha sık gelmeye başladı. Ailecek bundan memnun olurduk. Yediği üç beş lokma soframızın bereketi idi. Ama zona hastalığından acı çekerdi. Gün geldi, ölüm emareleri belli oldu. Ölümü yaklaşırken özellikle iki çocuğunu çok merak ederdi. Az önce demiştik ya, Allah Teâlâ hiç şüphesiz ondan daha merhametlidir. Onun da bir yazdığı kader var. Hepimizin bir çeşit imtihanı var bu hayatta.

Bizim gördüğümüz şu; yaşarken yaptığımız hatalar, bazen yakamızı ömür boyu bırakmaz,  hatta bazen neslimizi dahi etkilerler. Önce bunu bilmeli, bilerek yanlış yapmamalı, hele de kul hakkı yememeliyiz. Sonra da yapılan kötülükler yüzünden başa gelen musibetlere razı olmalıyız. Dünyada çekilen bela ve sıkıntılar, bir nevi günahlarımızın, kusurlarımızın yakamıza yapışmasından ibarettirler. Elbette günah olmadan, sırf bir imtihan da olabilir. Ne olursa olsun, bunlara sabır, inşallah ahirette günahlarımıza keffaret olarak bizi azaptan kurtarır. Cennete girmemize vesile olur.

Dolayısıyla bunlara çok kafayı takıp üzülmemek, hayatı doğal akışı içinde rıza ile karşılamak gerekir. Ancak şunu da unutmayalım ve sorumluluk duyarak yaşayalım ki, bizim iyi veya kötü davranışlarımızın neticeleri, evlatlarımıza da bir şekilde sirayet ediyor. İyiliklerimiz onlara hayır bereket ve saadetler, kötülüklerimiz de bazı zarar ve ziyanlar, üzüntü ve musibetler getirebiliyor.

Bunun delilini Kehf suresinde görebiliriz. Hz. Musa ile Hızır’ın bir şehirde duvar onarmaları hikâyesi bunu anlatır:

“Yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misâfir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Mûsâ:

–Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alabilirdin! Dedi.

(Hızır) şöyle dedi:

–İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim!” (el-Kehf, 77-78)

“Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara âit bir hazîne vardı; babaları ise, sâlih bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazînelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur!” (el-Kehf, 82)

Ayetten anlaşılıyor ki, bu iki mazlum yetîme âit emânetin muhafazasının sebebi, “babalarının sâlih bir kimse oluşu” idi. Demek babanın salih veya şâkî olması, bir şekilde evlatları etkiliyor. Buna itiraz etmemek gerekir, zira bu da bir imtihandır.

Malum dünya hayatında Allah Teâlâ’nın kulunu dilediği gibi imtihan etme hakkı vardır. Üstelik hayat sınavın zamanını, zeminini, şartlarını o belirler. Buna teslim olan mutlu olur. İtiraz etmek ise faydasız bir hamakattır.