Neyse, işte bir gün yine orada beklerken bakmış kendi tabiriyle “bir kafla adam” geliyor. Ellerinde kurban edilecek davarlar, sair yiyecekler var. Karşılamış onları ve sormuş:
- Hayırdır, bu kimin sâmeni?
Demişler:
- Zöhre Hatun geliyor.
Dedemin anlattığına göre bu Zöhre Hatun Göksün’den, vaktiyla Türkoğlu’nda ve Maraş’ta müftülük yapmış, adı etrafında lehte aleyhte bir hayli sözler dolaşan Fikri Tuna’nın[1] anasıymış. Maneviyat yoluna sülûk ile dervişlik eder, başına insan toplar, onlara sohbet eder, din ve ahlak telkin edermiş. Bu olaydan önce zaman zaman dedem bazen onun aleyhinde konuşur, “Avrat başıyla aralıkta ne geziyor?” dermiş. Amma çok sevdiği hakiki dervişlerden Öşlü’lü Demirci Ali Emmi gibileri de onunla olunca pek de ileriye gitmezmiş. İşte önden gelenler o hatunun adamlarıyla beraber geleceğini haber vermişler. “Alicik Emminin de selamı var, hazırlık yapmanı istiyor” demişler. Dedem kale almamış onları. Umursamaz bir tavırla beklerken, karşıdan kafile görünmüş.
Dedem derdi ki: “O cemaati görünce bana bir hal geldi. İçimden bir göl boşandı sandım. İnsanların yanında ağlamamak için kalktım ve en ötedeki haymanın altına vardım oturdum. Gözyaşlarım gayrı ihtiyari gözümden dökülüyordu. Derken kendimi tutamadım, resmen höngür höngür ağlıyorudum. Ne olduğunu bilmiyorum, niçin olduğunu bilmiyorum, sadece hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Derken yanıma Deveci Ali gardaşım geldi, selam verdi oturdu. Benim bu halime tebessüm ediyordu. Onun hakiki bir derviş olduğunu bilirdim. O yüzden de gerçekten çok sever, sayardım. Dedi ki:
- Hüseyinim, gel, Zöhre Hatun seni çağırıyor. Burayı çok sevdi. “Sıcak su, serin hava, dağlar arasında Ceyhan nehri. Maşallah. Burada insan her gün teheccüdü gusul ile kılar” dedi.
Allah Allah, burada bu kadar yıldır kalırım, aklıma gusul ile teheccüd namazı kılmak gelmemişti diye düşünürken Alicik ede tekrar etti:
-Kalk gidelim.
Ben gözyaşlarımı silerek:
-Nasıl olur? Dedim.
-İyi olur, iyi olur, kalk hadi. Zaten senin hakkında ne dedi biliyor musun?
- Ne dedi?
- Şimdi bizim aleyhimize atıp tutuyor amma sonu iyi olacak dedi. Hadi kalk, daha fazla bekletmeyelim davet edeni.
Gittik ve sohbete katıldık. Ondan sonra sohbetler bana zevk vermeye başladı. Düştük bir yola. Sonra Muallim Abdullah Efendi bizim köye öğretmen olarak geldi. Onun sohbetlerine katılarak, dedesini ve yolunu tanıdım. Sohbet kalbimi kalayladı. Zikir ise daha bir başka. Biz hakiki hayatı öğrendik böylece çok şükür.”
Böyle başlar manevî hayatı dedemin. Sonra Allah Teâlâ’ya hamd olsun, mürşidi ayağına gelir. Hani derler ya “iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş”, aynen öyle olmuştur.
[1] Fikri Tuna, ailesi Rus-Kafkas savaşı sonunda sürüldü. Osmanlı Devleti bu Çerkez aileyi Maraş’ın Göksün ilçesine bağlı Temurağa köyünde yerleştirdi. 1934 yılında burada doğdu. Ailesindeki ilim sevgisi ile büyütüldü. Annesi de ilim sahibi bir kadındır. Onun okuması için sürekli teşvik etti. O da, “Sen büyük bir âlim olacaksın ve İslam’a hizmet edeceksin” diyerek küçük yaşta ilim aşkını kendisine aşılayan annesinin duasını sürekli hatırladı ve yerine getirmesi gerektiğini düşündü. İlkokulu köyünde, ortaöğrenimi Halep’te, üniversiteyi de 1957 yılında gittiği Kahire’de, el-Ezher Üniversitesi’nin Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Libya’ya ihtisas eğitimi için ed-Dirasâtu’l-‘Ulyâ’nın Kelam ve Felsefe Bölümü’ne intisap etti.
Görev hayatına gelince, el-Ezher’deki tahsilinden sonra Türkiye’ye dönen Fikri Tuna, 08.02.1962 tarihinde Kahramanmaraş Türkoğlu ilçe müftülüğüne, 06.01.1965 tarihinde Kahramanmaraş il müftülüğüne atandı. 21.06.1965 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görevlendirildi. 03.12.1965 tarihinde Kırşehir il müftülüğüne atandı. Bu görevinden 05.09.1968 tarihinde müstafî sayıldı. Fikri Tuna, İslam’ın içtimai adalete dayanan iktisadi anlayışı üzerinde hassasiyetle durması, belki bu arada kendisinin de Türkiye’yi iyi tanımaması ve gençliğin verdiği tecrübesiz yüzünden ettiği bazı sözler sebebiyle “sosyalist” olmak ve asla tasvip etmediği bir partiye mensup olmakla suçlandı. Maraş’tan ayrılmak zorunda kaldı. Sanırım bu yaşananlar, kendisinin çok sevip saydığı, eserlerini ve konuşmalarını takip edip etkilendiği Mustafa Sıbaî’nin “İslam Sosyalizmi” düşüncesinin iyi anlaşılmaması yüzünden olmuştur.
Daha sonra ilmî araştırmalar amacıyla Libya / Cağbub’a gitti. Orada Muammer Kaddâfî darbesinden sonra ed-Dirasâtu’l-Ulyâ’nın doktora kısmını lağvedince, doktora çalışmasını Cezayir’de tamamladı. Cezayir’in değişik fakültelerinde dersler verdi. 1974’te kurulan Cezayir Tarih Araştırmaları Merkezi’ne araştırmacı olarak atandı.
1987’de Türkiye’ye döndüğünde Yemen’den ikinci kez aldığı davete icabet etti. Yemen Eski Eserler, Kütüphaneler ve Arşiv Genel Müdürlüğü ile bir mukavele yaparak 400 senelik Osmanlı-Yemen ilişkilerinin tamamını kapsayan genel bir araştırma başlattı. Arşiv belgeleri, kitaplar, haritalar, resimler gibi Yemenle ilgili bütün materyali kapsayan bir çalışma gerçekleştirdi.
