Rahmetli dedem, bizim bildiğimiz kadarıyla olgun, akıllı uslu bir derviş idi. Çok hocalar tanımış, çok vaazlar dinlemiş, çok meclislere oturmuş, çok zikirlere katılmış birisiydi. Duyup öğrendiklerinden bizlere neler neler anlatmazdı ki!
Dedelerin aile içinde en büyük hizmetlerinden biri de, ana babaların anlatamayacağı, belki de yoğunluktan fırsat bulamayacakları öğüt ve nasihatleri torunlara aktarmalarıdır. Yani çok önemli bir tarihî kültürü, o sözlü hazineyi gelecek nesle nakletmeleridir. Şimdilerde hayatımıza yerleşen o soğuk “çekirdek aile” formatı yüzünden maalesef bu büyük zenginlikten mahrum kaldık. Babalar, o karmaşık ve yorucu hayat temposunda bunu yapamıyor. Hatta dedem de kendi çocuklarına yapamamış, bize gösterdiği o şefkati ve ilgiyi onlardan esirgemişti. Bize her şeyi tatlı tatlı anlatan o adam hakkında Hatiç bibim bir gün hayıflanarak, "Bize bir şey anlatmazdı, sormaya da korkardık. Biz çok cahil yetiştik maalesef" demişti.
Biz torunları olarak dedemizin çevresinde, sanki bir mürşidin etrafında dizilmiş dervişler gibi halka oluverirdik. Köy yerinde evden dışarı adım atar atmaz soluğu önce onların yanında alırdık. Çocuk sevildiği yere su gibi akar, öyle değil mi? Ebemizden gördüğümüz bir nar, bir elma, bir avuç pestil bastık ikramı, bugün çocukların eline tutuşturulan en süslü çikolatalardan çok daha fazla sevindirirdi bizleri.
Sonra dedemiz başlardı anlatmaya; hayatın süzgecinden geçmiş dersler, kıssalar, nasihatler peşi sıra dökülürdü ağzından. Ebemiz her ne kadar onu eleştirmek için söylenip samırdansa da, o hiç aldırmaz, bir derviş sabrıyla bizleri eğitirdi. Ondan kulaklarımda kalan o sözü kaç kez duymuşumdur: “Ağır taşla batman döverler, yeğni taşla...” Bir de kıymet bilmeyenler, nimetin kadrini kıymetini idrak edemeyenler için kullandığı o meşhur söz vardı ki; “İte paklavu haram” der, bayılırdım bu ifadenin tonuna.
Tabii rahmetli ne kadar zikir ehlİ, ne kadar kâmil bir insan olsa da beşer şaşar; fıtratında var olan o şiddetli öfkesini bir türlü yenemezdi. Kızdığı zaman gözü hiçbir şey görmez, küpü küllüğü kırardı. Nedense bize karşı melek gibi olan ebemiz de onu kızdırmaktan adeta gizli bir zevk alırdı. O koca adamın bağırıp çağrısından, ateş püsküren sözlerinden hiç mi hiç korkmazdı. Sanırım "eli yoktu" dedemin; bize de güvendiğinden olsa gerek, hiç alttan almazdı.
Dedemiz sohbete koyulup anlattıkça, ebemiz de hafiften söze girer; ya anlatılanları beğenmeyip inceden tenkit eder ya da çok beğense bile bu sefer "Madem bu kadar hikmet biliyorsun, niye bugüne kadar kendin amel etmedin, bana niye yaşatmadın?" diye söylenmeye başlardı. Dedemiz bir süre duymamazlıktan gelir, sabreder ama bardak dolunca dayanamaz, kafasını kaldırıp "Ne diyor o karı?" diye çıkışırdı. Biz de ortalığı yatıştırmak için "Bir şey yok dede, kendi kendine konuşuyor" diye geçiştirmeye çalışırdık.
O samırdandıkça bizim ödümüz kopardı. Özellikle etraftaki kız torunlar "Aman ebe, yaman ebe, yapma ebe" diye yalvarıp dururdu ama ebemiz hiç oralı olmaz, söylenmesini sürdürürdü. Sonunda dedemin sabır bardağı taşar, cehennem alevleri gibi öfke kusan sözlerle ebeme döner, ağzına ne gelirse söylerdi.
Fakat asıl hüzünlü ve insanı etkileyen kısım sonrasıdır. Zavallı dedem, öfkesi geçip de kendi başına kaldığında müthiş bir pişmanlık duyar, öfkeyle kalkıp zararla oturduğunu, o sert sözler yüzünden bütün gece topladığı sevapların uçup gittiğini düşünür, hatta bazen dayanamayıp ağlardı. İç çekerek, "Gece sevap destimi dolduruyorum, bu kadın gündüz aha böyle devirip döktürüyor" derdi.
Ama işte insan kalbi... Ona bu kadar öfkelenir, dert yanardı da onsuz da bir an olsun duramazdı. Evden biraz uzaklaşıp köy içine gitse, kısa süre sonra dayanamayıp "Ah Elif’im" diye sayıklardı.
Dedem ebeme aşıktı; gençliğinde karşılığı da varmış. Lakin şimdiye gelince bu sevdanın o taraftaki karşılığı ne kadardı, işte orası hep çetin bir bilmece olarak kaldı benim için.
Bu da bana bir hikmeti öğretti; sevgiyi tatlı dil, güler yüz, ikram ve iltifat suyuyla beslemek gerekir. Yoksa o taze fidan kuruyup gidebilir.
