Eski Evler ve Unutulmaz Hatıralar
Dedemin eski bir evi vardı. Ben ocak, ibrik ve idare üçlüsünün eski evlerdeki saltanatını ilk kez orada gördüm.
Tek odalı, üstü toprak, tipik bir eski köy eviydi. Pencere yoktu; sadece küçük bir taa vardı. Yani duvarda bir kitap büyüklüğünde açılmış bir delik... Oraya idare, fener veya lamba konurdu genellikle.
Sonradan bitişiğine bir oda ilave edilmişti; sanırım babam evlenince onlar için yapılmıştı. O büyük odanın ortasında çekilen bir ip ve ona asılan bezlerle oda ikiye bölünmüş; örtülü arka tarafa zahire ve yataklar konmuştu.
Dedem, ayağından düğmeli beyaz Osmanlı donuyla ocağın başında otururdu kış günleri. Ocağın kenarında koca bir bakır ibrik, belki bir güğüm, abdest için her zaman hazır bekletilirdi.
Ocak başı dedemindi. Yanına da bizim gibi çocukları, yani torunlarını alırdı. Odunlar yandıkça öske ileri sürülür, közleri beriye çekilerek ısıdan daha fazla faydalanılırdı. Yüzümüz yanar, sırtımız donardı. Buna rağmen biz şanslı sayılırdık.
Köyün İlk Sobası ve Ahmet Çavuş
Bizim köye ilk sobayı rahmetli Ahmet Çavuş’un (Doğan) getirdiğini duymuştum. Onun evine “konak” derlerdi. Şimdi sıradanlaşan o ev, köyün en büyük, en güzel eviydi; ne yazık ki şimdi yıkıldı ve yerine öğrenciler için bir yurt binası yapıldı.
Biz yetiştiğimizde kendisi Maraş’a göçmüştü. Demokrat Parti’den maddi manevi iyi faydalandığını söylerlerdi. Çocukları da hep siyasetle uğraşmışlardı. İçlerinde tek yüksek tahsil yapan Ali Doğan’dı. Ülkücü hareket içinde önemli bir yeri vardı, sonradan ANAP’tan milletvekili oldu. Biz o zaman siyaseti anlamamıştık ama onlar anlamıştı. Rahmetli Ahmet Çavuş’un her oğlu bir partiden olur, kim iktidara gelse bir şekilde yararlanırlardı.
Bize ebem tarafından akraba olurlar. Rahmetli ile Ulu Cami’de verdiğim vaazların ardından musafaha ve muhabbet ederdik. O zaman anlatırdı nereden nasıl akraba olduğumuzu ama benim aklımda kalmazdı. Çünkü adı geçenleri bizzat görememiştim; insan bizzat bilmeyince akılda tutmak zor oluyor. Sanırım ebemle babaları ya kardeş ya da kardeş çocukları olurmuş, yani dayı-yeğenlik bağımız vardı.
Biz biraz soğuk bakardık o efendiye o zamanlar. Çünkü rahmetli babam, Bölükbaşı’nın Millet Partisi’ne oy verirdi. Onunla siyaseten ters düşince, köyden tayinini çıkarttığını veya ona zarar vermek için uğraştığını sanırdık; yanlış tabii... Sonraları cehalet çağını atlatınca, "Yaşlı başlı bir insan, namazlı abdestli bir akraba" diyerek sevgi ve saygı duymuştum merhum Ahmet Çavuş Efendi’ye.
Allah şahittir ki son zamanlarda daha yakından tanışınca kendisi de beni severdi. Hele Ramazan ayında Ulu Cami’de ikindi sonrası vaazım bitince veya başka zamanlar buluştukça hal hatır sorar, sakin bir tavırla, yumuşak ve sevecen bir ses tonuyla nerden akraba olduğumuzu hep anlatırdı. Nur içinde yatsın.
En küçük oğlu Durdu Bey ilkokul arkadaşımdı. Ali Doğan ise köyümüzün ilk okuyanlarındandı; bunları biraz daha yakından tanır, severdim. Diğer çocukları ise babam yaşlarındaydı ve ne de olsa aramızda resmi bir mesafe vardı. Sonraları Mustafa Efendi ile sevgi ve saygı çerçevesinde daha yakın olduk.
"Zobayı" Görmeye Giden Koca Höke
Her neyse, bütün bunları anlatmamın sebebi ocak ve sobadır. O efendi ilk defa soba alıp köye getirince, bunu duyan rahmetli Koca Höke:
— Gideyim de bir bakayım, soba nasıl olurmuş, demiş ve gitmiş. Geri geldiğinde:
— Nasılmış, sobayı gördün mü? diye soranlara:
— Gördüm la, gördüm! Ulan arkadaş, odanın ortasına ateşi kaymışlar, odanın her tarafı birden kızmış, çocuklar dombalak dikilip oynuyorlar, demiş ve hayretini köylülerin pek yabancısı olmadığı o renkli üslupla tamamlamıştı.
Geçmişin İzleri ve Değişen Evler
Biz ocağı şömine gibi ısınma amaçlı olarak dedemizin evinde gördük; ocağın üstündeki idareyi de... Tek odalı, toprak damlı, çamur sıvalı evler... Geçen yıllarda irşad ve tebliğ için gezerken, hâlâ ona benzer evleri Koca Sır’da, Galaaya’da (Kale Kaya’da) ve benzeri köylerde görünce içime bir hüzün çökmüştü. Tabii sonraları dedemin de güzel odaları ve sobası oldu. Öğretmen olan emmim, eski evi yıkmadan önüne ekler yaptırmıştı.
