Burada bir hatıramı anlatayım. Ailem köyde değildi ve ben kocanamı ziyarete gitmiştim. Ona gitmeyi hep severdik. Çünkü bizi çok sıcak karşılar, anamızdan duymadığımız güzel sözlerle sever, öper okşar, sonra da sandığından her zaman bizim için sakladığı yiyeceklerden ikram ederdi. Muhakkak bizi sevindiren bir şeyleri olurdu o sandıkta. Neyse, akşam oldu, yattık. Gece yarısı telaşla beni kaldırdı kocanam. Ben uyku sersemliği içindeyken o sayıklıyordu:
- Oğlum şu yorganın içinde şu kadar para var. Sandığın şu köşesinde de şu kadar var. Bunları anana haber ver. Ben ölüyorum.
- Ne ölmesi? Bir şey olmaz, korkma kocana.
- Yok yok oğlum ben ölüyorum. Akşam yediğim dokundu herhalde. Sen dediklerimi unutma kuzum.
- Tamam, ben unutmam da sen de korkma, bir şey olmaz yemekten.
Bir şey olmadı nitekim ama kocanamın da bir sırrını öğrenmiş olduk böylece. Demek bunu anasından öğrenmişti. Bunu anama anlatınca güldü. Meğer o bilirmiş bu sırrını. O gün ne kasa vardı evde ne de bu günkü gibi eşya. Ya başta, ya yorganda, döşekte idi varsa üç beş kuruş. Halk arasındaki “yastık altı” ve “kirli çıkın” lafı demek bu yüzdenmiş.
Babasından sonra anasını da küçük yaşında kaybedinnce kocanamı biraz teyzeleri yanlarına alırlar. Sonra iki keçi verirler Elif ve Hacı’ya. Gönderirler köydeki evlerine.
Olacak ya onlar da çift doğurur. Kocanam, o yaşında çalışır ve hem kendine, hem de kardeşine bakar. Çelimsiz ama çelik gibi güçlü, çalışkan bir kızdır. Kimseye muhtaç olmadan yaşar giderler iki kardeş. Bu arada büyür, serpilir, koca bir kız olur kocanam.
