Büyük Dedemin yukarıda kısaca anlattığımız genç iken vurulan oğlu Bekir’den geriye kalan yok maalesef. Çünkü bekârdır öldürüldüğünde.
Bu Bekir emmimiz arkadaşı Ahraz Mehmet[1] ile askerlik çağına gelmişlerdir ama askere gitmek istemezler. Gündüz jandarma gelir, yakalar götürür korkusuyla dağlara çıkar, akşama kadar oralarda vakit geçirirlermiş. Bir gün yine Yavşan dağının yolunu tutmuşlar. Köyü geçip dağa tırmandıkları yerde, “Karalarücesi” mevkiinde oturmuş, istirahat etmişler. Orası aynı zamanda Karadere köyünün de kullandığı bir yer. O yamaçların sanki doğusu Hartlap, batısı Karadere olur. İşte o köyden birkaç çoban bunları görmüşler. Bunlar da onları görüyorlar tabi. Fakat bunlar o çobanları tanıdıkları için bir kemlik beklemiyorlar. Ne yazık ki o köylüler belki ilk anda bunları tanımıyorlar. Şeytan onları dürtüyor. Dünya sevgisi de işin içine girince zihinleri bulanıyor. Kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar. “Üstleri başları iyi giyimli bu ikili herhalde asker kaçağıdır. Bunlarda bol para olur. Elbiseleri de çok güzel. Bunları öldürelim, elbiselerini de paralarını da soyup alalım” kararına varıyorlar. Maalesef bir kaya dibinde gölgelenen bu iki kişinin yanına geliyor ve tüfeklerini doğrultup ateşliyorlar. Onlar ise hiç ummadıklarından ne kendilerini tanıtabiliyorlar, ne de savunabiliyorlar.
Bekir emmimizin arkadaşı orada can veriyor. Kendisi de ağır yaralanıyor ve bayılıyor. Adamlar öldüler sanıp elbiselerini soyuyor ve kaçıyorlar. Bekir Efendi bir müddet sonra kendine geliyor. İçi ne kadar yanıyor ki, “su, su” diye bir hayli inliyor. Sonra sürünerek az ötede bulunan bir su gözüne kadar gidiyor. Biraz su içiyor ve dinlenmeye çekiliyor.
Bu arada caniler kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar. “Bu adamlar ya ölmedilerse? Kendilerini haber verirlerse? Hepsi de hem devlet, hem de bunların kardeşleri tarafından iflah edilmezler. Ne yapalım? Gidip bakalım, eğer yarım bıraktığımız bir iş varsa tamamlayalım.”
Geliyorlar ki yaralı adam yok. Kan izlerini takip ediyor ve suya gittiğini anlıyorlar. Koşarak suya vardıklarında sahiden adam orada yatmakta ve can çekişmektedir. Tüfeklerini tekrar doğrultuyorlar.
Rahmetli Bekir Efendi “Yapmayın arkadaşlar. Bak ben sizi tanıyorum. Siz de beni tanıyorsunuz. Aha şu Kızıleniş’te az hayvan gütmedik sizinle. Her neyse, olan oldu. Ben bu yaradan ölmem. Beni vurmanıza gerek yok. Emin olun ben sizi ele vermem. Siz de yok yere katil olmayın” der.
Adamlar korkarlar. “Bu böyle diyor ama yarın iş başkalaşır” diyerek zavallıyı orada mazlum olarak öldürür, ikinci dereceden şehit ederler. Demek haklarında şehadet yazılmış. Askerliğe gitselerdi belki bu birinci dereceden şehitlik olacaklardı. Şimdi tenzili rütbe ile yine de şehit oluyorlar. Allah rahmet eylesin.
Adamlar cesedini tenha bir yere götürüyor, iki koca kayanın aralığına atıyor, görünen yerlerine de taştan duvar örüyorlar. Ceset orada uzun müddet kalıyor. Sonra çobanlar buluyor. Onlar kaçan ermeni veya Fransız gâvuru sanıyorlar. Olayı duyunca Hartlaplıların yüreği cız ediyor. Çünkü kayıpları var. Dağa koşuyorlar. Bir de ne görsünler! Cansız yatan kendi yavruları değil midir?
Durna Kaye, o akıllı ve basiretli adam, çocuklarına sıkı sıkı tembih ediyor, “bilmez yere, tahmin veya kuşku ile kimsenin canını yakmayın” diyor.
Olay yeri Karadere’yi işaret ediyor. Ama elde delil yok. Kardeşler arar dururlar. Sorup soruştururlar. Çırpınırlar ama faydasız. Ellerine bir şey geçmez.
Bu arada katillerden birisi kanlı elbiselerle eve geliyor ve çok küçük yaşta evlendirilmiş çocuk sayılan gelinlerine elbisenin kaba kanlarını kimseye göstermeden derede yıkamasını tembih ediyorlar. Gelin işini yaparken suyun içinde parlayan bir şey görüyor. Elini atıyor ki, bir çeyrek altın. Kendi cebine atıyor hemen ve içinden hülyalar kuruyor: “Bunu çöpten yaptığım gelinin yüzü yaparım. Dünyalar güzeli bir gelin olur.”
Öyle de yapıyor bu küçük yaşta gelin edilen oyun çocuğu. Fakat hiç bilmiyor ki bu kendisi için bir felaket olacaktır. Çünkü gördüğü parlaklık üzerine sinsice arkadan yaklaşan kaynana hemen oyuncak bebeği kapıyor ve altını alıyor. Sonra da içeriye çekiyor gelinini. Sorgu süal başlıyor: “Nerde buldun bunu? Nerede bunun gerisi? Çıkartmazsan seni öldürürüz”.
Gelinceğiz ne kadar doğruyu anlatsa da inanmazlar ve işkenceye alırlar zavallıyı. Döve döve kütükteki et gibi ezip yumuşatırlar. Nihayet kendinden geçer ve up uzun yatar gelin. Öldü diye dayağı bırakırlar. Kaynana kulağını verir ağzına, burnuna. Nefesini hisseder. “Ölmemiş. Daha canlı. Bunu bana bırakın. Bu dayağa kimse yalan söylemez. Demek ki doğru söylüyor. Ben bunu besler, canlandırırım. Çünkü ölürse başımıza bela olur. Siz de ağzınızı sıkı tutun, kimseye bir şey söylemeyin” der. İte yal verir gibi günlerce sıvı gıda ile gelini besler bu zalim kaynana. Nihayet canlanır zavallı.
Bu arada Durna Kaye’nin çocukları ve sair Hartlaplılar da bir şey bulamazlar. Tam umudu kesmişlerken umulmadık bir şey olur. Durna Kayenin kızları, gelinleri, içeride gelinleri olan Demircilerin evinin önündeki dutların dibinde bazen oturur çene çalarlar. Orası hem havadar, hem dut gölgesi, hem Maraş’a giden yolun üstü, hem bahçelere gidenlerin, gölden eve su taşıyanların geçit yeridir. Yani lafı da, insanı da bol, havadar bir ortamdır. Velhasıl evde işi bitirip lafa bunalan kadınların dışlık getirmesine uygun bir yerdir.
İşte bunlar yine bir gün orada otururlarken, Maraş tarafından gelen bir adam dikkatlerini çeker. Adam yanlarından geçtikten sonra birisi gelinleri Hatiç kıza “Yahu şu adamın üstündeki Bekir edemizin kutnusu değil mi?” der. O da dikkatli bakınca elbiseyi tanır. İşte o zaman bir vaveyla kopar.
Adam korku ile tabana kuvvet köyü Karadere’ye doğru kaçar. Erkek kardeşlerin haberi oluncaya kadar adam çoktan kaçıp gitmiştir. Arkasından koparlar ama kimseyi bulamazlar. Durna Kaye ve hanımı çocuklarına sıkı sıkı tembih ederler yine “zan ile kimseye bir şey yapmayın” derler. “Allah’ından bulsunlar” diye ulu kapıya müracaat ederler.
Fakat dedem o zamanlar çok laf dinleyen birisi değildir. Kardeşleriyle birlikte epey bir adamdan güman gelip işkence ederler, ama bir bilgi, bir haber alamazlar. Öyle kapanır gider o dava. Anlatılanlara göre köylüler katilleri bilir. Sonlarının da çok çirkin olduğunu söylerler. O katillerden birisi bir kayadan yuvarlanarak ölür. Birisi de yaralanır. Yarasına taş bağlayarak şehre giderse de kurtulamaz. Onların isimlerini anamdan duymuştum ama unuttum. Sülaleleri aklımda ama yazmak istemiyorum.[2]
[1] Bu rahmetli, Esme bibimin kocası Ahraz Mehmet’in babasıdır. Onun adını vurmuşlar oğluna. Ben çocukken bu enişte merhumun cenazesini yıkayıp kaldıran cemaatin kalabalığını hatırlıyorum ama kendisini bilmiyorum.
[2] Yazdıklarımı yeniden okuyup baskıya hazırlarken bu bilgiyi de unuttuğumu fark ettim. Anam sağ, sorsam söyler, ama sormaya hiç niyetim yok. Koca dedemin dediği gibi, “Allah’tan bulsunlar!”.
