SEZAİ KURTARAN

Dr Sezai Bey ilginç bir insandı. Bir kere babası ve dedesi bakımından çok calibi dikkat. Babası Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden, şehrin birçok saygın insanına öğretmenlik yapmış, devrin durumuna göre öğrencilerine din öğretmiş, en azından tek parti iktidarına uyarak din düşmanlığı yapmamıştır. Bu yüzden çok sevilmiş ve sayılmıştır. Onun babası ise, Maraş'ın kurtuluşunda manevi önderlik yapmış olan Şeyh Ali Sezai Efendidir. Bu Muhterem insan, hem âlim, hem de mürşit olarak eskilerin tabiriyle “ zülcenaheyn”, yani maddi ve manevi olarak “iki kanatlı” bir insandır. Savaştan sonra tekkeler de kapatılınca vaizlik yapmıştır. Bugünlerde savaş esnasında tuttuğu notlar, cihat üstüne yazıları yayınlanmıştır.

Tanışmamız

O zamanlar Andırın’da hastahane yoktu. Bir tane sağlık ocağı vardı. Artık onun da koca bir ilçe için ne kadar yetersiz olduğunu bilmem ki söylemeye gerek var mıdır?

İşte böyle bir ortamda Dr. Sezai kurtaran Bey Andırın'da sivil olarak muayenehanesini açmış doktorluk yapıyordu. Şehrin en işlek Caddesi'nde en güzel yerdeydi. Büyük bir salonu ve bol miktarda rahat oturulacak sandalyesi vardı. Fırsat buldukça onun muayenehanesine gider, gelen değerli arkadaşlarla çok tatlı sohbetler ederdik. Orası sanki kasabanın kültür ve dostluk ocağıydı.

Dr Sezai Bey ilginç bir insandı. Bir kere babası ve dedesi bakımından çok calibi dikkat. Babası Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden, şehrin birçok saygın insanına öğretmenlik yapmış, devrin durumuna göre öğrencilerine din öğretmiş, en azından tek parti iktidarına uyarak din düşmanlığı yapmamıştır. Bu yüzden çok sevilmiş ve sayılmıştır. Onun babası ise, Maraş'ın kurtuluşunda manevi önderlik yapmış olan Şeyh Ali Sezai Efendidir. Bu Muhterem insan, hem âlim, hem de mürşit olarak eskilerin tabiriyle “ zülcenaheyn”, yani maddi ve manevi olarak “iki kanatlı” bir insandır. Savaştan sonra tekkeler de kapatılınca vaizlik yapmıştır. Bugünlerde savaş esnasında tuttuğu notlar, cihat üstüne yazıları yayınlanmıştır.

Dedesi ve Babası Önemli

Devrine göre ilginç bir insandır Ali Sezai Efendi. Kız erkek bütün çocuklarını zamanının mekteplerinde okutmuştur. Halk bunu anlayamamış, onu biraz kınamışlar. Çünkü okullarda din düşmanlığı yapılıyor, çocuklara “din terakkiye, yani ilerlemeye, medeniye karşıdır. Gericilik ve yobazlıktır. Modern devletimiz hurafelere karşıdır” diye ezberletiliyordu. O sıralarda yüksek tahsil yapanlar bu düşüncenin etkisinde kalıyor, dine mesafeli yaşıyorlardı. Onun çocukları arasında belli bir zamanda bir kısım ameli hatalar olsa bile sonradan istikametlerini bulmuşlardır diye duyuyorduk. Bu mübarek zatın hayatını ve tarikatını başka bir kitabımızda yazdığımız için bu kadarcıkla yetinelim.

İşte Sezai Bey böyle bir babanın ve dedenin evladıdır. Kendisi de dindar bir insandır. Ama dindarlığı o zamanki bizim gibi kesin ve sert çizgilerle belirlenmiş değil, zamanını ve toplumunu tanıyan bir insanın müsamaha ve hoşgörü çizgileri ile biraz daha geniş sınırlar içinde esnek ve elastikidir. Güler yüzlü, tatlı dilli, kıymet bilen, insana değer veren, tok gözlü, cömert bir insandır. O yıllarda bekârdı. Yine kendisi gibi Müzmin bir bekâr olan imam Yusuf Bozdağ ile aynı evde kalırlardı. Ben de bekâr iken gündüz sohbetlerimiz yetmiyormuş gibi, o evde geceleri de çok sohbetlerimiz olmuştur.

Ben evlendiğimde yeni bir ev ararken, daha önce de anlatmıştım, Battal Bozkurt Hocamızın evini hazırlaması hususunda ona, dolayısıyla da bana yardımcı olmuştur. Biz oradayken İstanbul'da bir yakını ile evlendi. Gelin ile beraber İstanbul'dan Adana'ya uçak ile geldiler. Biz de onları oradan alarak konvoy halinde Andırın’a getirdik. Ben o zaman Bakırcı Ahmet abinin arabasındaydım. Yollarda nasıl neşe içinde olduğumuzu şimdiki gibi hatırlıyorum.  Hatta Ahmet abi yer yer gelin arabasını geçmek istemişti. Ama Maraş'tan gelen akrabası Hasan Aytemiz dostumuzun Mercedes’ini geçmek ne mümkün! Vaziyeti hissettiği an gaza bir basıyordu ve aramız aniden metrelerce açılıyordu.

Yeni bir ev tuttu evlenince. Saygıdeğer eşi sanırım kimya mühendisi idi ve kendisine çok rahat ayak uydurmuştu, bu dağ başı kasabada yaşamaktan mutlu görünüyordu. Tam bir İstanbul terbiyesi almış bu hanım efendi, onlara misafirliğe gittiğimizde bize seve seve hizmet eder, çeşitli ikramlar hazırlardı. Onun insan sevgisi ve çevresine nazik ve kibar davranan, iltifat eden huyunu hep takdir etmişimdir. Tabii biz evlendiğimizde eşim için de iyi bir arkadaştı. Öyle insanların varlığı bizim orada daha mutlu olmamıza bir vesileyleydi.

Siyaset Ve Teşkilat

 Sezai Bey siyasette de ilginç bir insandı. Kendine has siyasi projeleri, teşkilat yapısı ve yönetim tarzı vardı. Bunlara oturur kafa yorardı. Önceleri Milli Selamet çizgisinde hizmet etmişti. 12 Eylülden sonra Turgut Özal ile beraber çalıştı. Anavatan Partisi'nin yükünü Andırın’da o çekmiştir.  Orada bir Kur'an Kursu hocası olan ve sevilen Hasan Tor Hocanın belediye başkanı olmasında da en etkin rolü vardır. Bununla beraber Refah Partisi ile de ilişkilerini hep iyi götürmüştür. Dedim ya, insan ilişkilerinde başarılı, sakin, huzurlu ve yumuşak davranışı ile insanları etkileyen, tatlı sözleri ile yönlendirebilen bir insandı. Hatta şunu da söylerdi “Gün gelecek, bir şeyh olarak dedemin postuna oturacağım”. Bunu kendisinden hep bekledim, ama siyasetle beraber bunun olamayacağını gördüğüm için bir yerden sonra umudumu kestim.

Sezai Bey Anavatan iktidarında Kahramanmaraş İl Sağlık Müdürü olmuştu. Rahmetli babamla da arası çok iyi idi. Onunla çok iyi anlaşırlardı. Hatta kardeşlerim Ali’nin sağlık Müdürlüğünde çalışmasında, İsmail'in de kayseri’de Sağlık Okuluna yazılmasında katkısı vardır. Bunlar babama olduğu kadar bize de büyük bir iyiliktir. O yüzden kendisini hem dünyevi hem de uhrevi maslahat ve menfaatten dolayı Allah için severim.

Sezai Bey yıllar içinde İstanbul'a gitti ve orada yerleşti.  Sılayı rahim için geldiği şehrimizde bizi telefonla arar, fırsat bulursak Hartlap’a ve Kadılı’ya Yusuf emmim ve Ahmet Gülnar hoca efendiyi ziyarete giderdik. Böylece onun vefasına da şahidim. 

Dr. Sezai Bey dindarlığından mütevellit merhametli bir insandır da. Hastalarına karşı şefkatle yaklaşır, para konusunda onları hiç sıkıştırmaz, hatta ilaç konusunda bile yardımcı olduğu olurdu. Dindar insanlara hizmet etmekten mutluluk duyardı. Bölgenin coğrafi ve iklim yapısını bildiği için teşhisinde isabet ettirir, hastaların memnuniyetini sağlardı. İyi bir doktor olarak övülürdü.

 

Tatlı Bir Hatıra

Onun bu özelliğini bilen Kaya Yargıcı abimiz, Bahçe ilçesinde çalıştığı sıralarda ona bir haber göndermişti. Osmaniye'de 130 yaşında bir amca varmış. Bediüzzaman Said Nursi'nin ve Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi'nin arkadaşı olan bu muhterem İbrahim amcanın hastalığının tedavisini istiyordu. Beni de davet etti. Ahmet Gülnar hocamız ve bir yoldaşımızla beraber o zamanlar henüz kaza olan Osmaniye’ye gittik.

Kaya abi bizi karşıladı ve hastanın evine götürdü. Yaşlı bir insan, oturmuş, sırtını duvara yaslamıştı. Ama dinç görünüyordu. Hepimizle ilgilendi, hal hatır sordu. Nihayet doktor bey aletleriyle hastaya yaklaşırken ona dedi ki:

- Evladım, kalbini halis ve niyetini sahih kıl. Hasta eden de, şifayı veren de Allah’tır. Sen bir vesilesin. Tedavi emredildiği için buyur işini yap, hürmetimiz var. Yoksa haşa bir şikâyetimiz yok. Ama dediğimi de unutma.

Doktorumuz imanlı birisiydi. Bu incelikleri bilirdi. Güldü ve:

- Aynen ben de öyle iman ediyorum, dedi.

Biz ilacı yutarken besmeleden sonra şöyle söyleriz. “Rabbimiz, bu ilaçlar birer vesiledir. Asıl şâfî sensin. Şifayı sen verirsin. Bu ilaçlar vesilesi ile bana şifa ver”.

Kur’an’daki şifa ayetlerini de okuyunca, onların vesilesi ile şifa isteriz. Yoksa o ayetler, o ilaçlar şifa yaratacak değillerdir. Yaratıcı sadece biricik rabbimizdir.

 

İlaç Ve İnanç

Şifa biraz da inanç ve kanaat işidir. Moral işidir. Birçok insandan benzer hikâyeler dinledim. Birçok bilimsel makaleler okudum; ilaç ile hasta inancının, şifa bulacağına kanaatin çok yakın ilişkisi vardır.

Rahmetli dostum Haydar Erşahin Bey anlatmıştı. Annesi durmadan ilaç yutar, ama hastalığı geçmezmiş. Tam bir hastalık hastası imiş. Bir gün Arif Şekerlemeden o zamanlar yeni çıkan bonibon şekeri almış. Hala var mıdır bilmiyorum, o mübarek şeker hap gibi renkli drajeler halindeydi. Annesine, “Bu yeni çıkan bir hapmış ve çok tesirliymiş. Doktorlar çok övüyormuş. Buyur anam, bunu kullan, sen de şifa bulursun inşallah” demiş.

Rahmetli kadıncağız sabah akşam hap niyetine şekerleri yutmaya başlamış. Hamdolsun şifa bulmuş. Bütün şikâyetleri bitmiş. Hatta diğer poşet dolusu hapları da terk edip atmış. Hastalık filan kalmamış. Haydar Bey de çifte sevinç yaşıyormuş. Bir yandan ana duası alırken, öbür yandan da ikide bir doktora götürme zahmetinden ve ilaç parasından kurtulmuş.

Aradan böyle mesut bahtiyar dört beş ay geçince hayatî bir hata yapmış ve durumu anasına anlatmış. “Ben sana bir şeyin yok diyorum, inanmıyorsun. Şu şekeri yiyince iyileştin. Yahu bu bakkalda satılan bir şekerdir” demiş.

Hay demez olsaymış! Anası hem kızmış, kötü söylemiş, hem de yeniden hasta olmuş, yeniden bir sürü ilaç yutmaya başlamış.

Plâsebo /  Kandırmaca İlaç

Bunun ilmi bir izahı varmış. Okuduğumda ben de şaşırmıştım. Doktor Sefâ Saygılı anlatıyor: “Şifânın ilâçta olup olmadığı sorusunun bilimsel cevabını plâsebo'da bulabiliriz. Plâseboyu sözlükler "hastayı tatmin etmek için verilen etkisiz madde" veya "hastanın faydasına olmaktan çok, onu memnun etmek için uygulanan madde" olarak târif ederler. Yeni bulunan bir ilâcın başarılı olup olmadığı denenirken plâsebolardan faydalanılır. Hastaların bir kısmına, tesir ettiği iddiâ edilen madde; diğer kısmına ise içinde bir şey olmayan, tatlandırılmış boyalı su veya haplar verilir. İşte bu sahte ilâcın adı plâsebodur. Plâsebo, diğer maddeyle aynı ambalâj ve görünüşle sunulur. Ve aradaki tedâvi farkı değerlendirilerek, yeni ilâcın tesirli olup olmadığı ispat edilir.

Baş ağrısı, uykusuzluk, anksiete (yersiz endişe), çeşitli ağrılar, korku, sıkıntı, deniz tutması gibi pek çok rahatsızlıkta, plâsebo ile oldukça iyi sonuçlar alındığı dikkati çeker. Plâsebo verilen 10 hastadan 6'sının baş ağrısı geçmişse, analjezis (ağrı dindirici) alan 10 hastadan yine 6-7'sinin düzeldiği hayretle müşâhede edilir. (Bu durum, halk arasında "grip ilâçla bir haftada, ilâçsız yedi günde geçer" şeklinde dile getirilir.)

Doktorlar, uykusuzluk şikâyeti ile gelen hastalara, alışkanlık yaptığından dolayı uyku ilâcı vermek istemezler. Bunun yerine verilen plâsebonun genellikle ilâçlar gibi iyi sonuçlar verdiği görülür. Yani, tıbben uykuyu kolaylaştırıcı hiçbir tesirli maddeye sahip olmayan haplar, hastayı mışıl mışıl uyutabilmektedir. Tabii hasta, hapların kendini uyutacağına iknâ edilmiş ise!

Bizi Davet Ediyor Ama

Sezai Bey bizi hep İstanbul’a davet eder, ama gidemeyiz maalesef.  Arada bir birbirimizi telefonla arar, hal hatır sorarız. Çocuklar büyüdü, akrabaların çoğu hakkın rahmetine kavuştu, o yüzden Sezai bey de eskisi gibi gelemiyor şehrimize.