
Derslerine girdiği arkadaşlarımız onun gerek dersinde, gerekse notunda çok ciddi olduğunu anlatırlardı. Bilmeden sınıf geçmek mümkün değilmiş onda. Bundan çok ama çok rahatsız olurmuş. Bu huyunu da sevdim. Ben de o kanaatte idim. Öğretmenliğimde de hep bu tarzı seçtim. Dersime ciddi hazırlandım, ciddi anlattım, öğretmeye çalıştım, karşılığını da ciddi olarak almak istedim. Başarısız talebelere zayıf vermekte tereddüt etmedim. Beni böyle bilirlerse baştan karar verir ve en azından sınıflarını geçecek kadar öğrenmek mecburiyetinde olduklarını anlarlardı. Biliyordum, bu tarz ciddi öğretmenler öğrenciler tarafından önce çok sevilmezler. Öğrenciler daha çok “dayı” veya “baba” denilen öğretmenleri severler. Onlar da genellikle ders anlatmaz, hayat hikâyeleri ile veya vermek istedikleri ideoloji ile vakit geçirirler derslerinde. Onlardan sınıf geçmek, çantada kekliktir. Bu yüzden çok sever öğrenciler onları. Ve bunlar yüzünden ciddi öğretmenler az sevilir, kıymetleri az bilinir, az takdir görürler. Fakat Bütün bunlar mezun olana kadardır.
Ciddiyet Ve Hüzün
Okulda en fazla adı geçen hocalarımızdan bir tanesi de Mustafa Çuhadar idi. Arapça derslerine giriyordu. Ama ne yazık ki bizim dersimize ancak son sınıfta girebilmişti. Biz Hulusi Kılıç Hocamızdan sonra iyi bir Arapça öğretmenine düşemedik. Yanımızda böyle bir öğretmen olmasına rağmen bize dışarıdan öğretmenlerin gelip dersimize girmesi veya öğretim üyesi olsalar bile kifayetsizliği ve dirayetsizliği belli olan hocalarımızın gelmesi bir talihsizlikti.
Biz Mustafa Çuhadar hocamızı arkadaşlarımızdan dinler, ilmini, ahlak ve karakterini onlardan öğrenirdik. Kendisi de gerek okul koridorlarından dersine gidip gelirken, gerekse bulunduğumuz ortak ortamlarda daima ciddi ve vakur dururdu. Fakat bu duruşunda, hal ve tavrında asla kibir yoktu. Hatta anlayamadım bir hüzün vardı yüzünde hep. Bu hocayı gıyaben çok severdim.
Muhammed Hamidullah’ın Tercümanı
Onu sevmemin bir sebebi de Muhammed Hamidullah merhuma tercümanlık yapması olmuştur. Şöyle ki, Merhum Muhammed Hamidullah Hocamız Erzurum'dan bazı yetiştirmiş olduğu öğretim üyeleri ile okulumuza gelmiş ve bize iki konferans vermişti. İlk konferansı beraberinde getirdiği öğretim üyesi, sanırım Yusuf Ziya Kavakçı Bey bize tercüme etmişti. Rahmetli o zaman altı dil bilir, Türkçeyi de anlar, ama seri konuşamazmış. Vefatında bir yazı için araştırmıştım, en son bildiği dil sayısı yirmi bir olarak hatırlıyorum.
Bize hitap ederken söze “Size anadilinizle hitap edeceğim” diyerek başlamıştı. Öyle ya, Peygamberimizin eşleri bizim annelerimizdi ve onlar Arapça konuşuyorlardı. İkinci konferansa mütercim olarak yanında Mustafa Çuhadar Hocamız çıkmıştı. Biz bundan gurur duyduk. Gayet de güzel tercüme ediyordu. Bu benim gözümde Mustafa Çuhadar hocamızı biraz daha büyüttü.
Ah Şu “Baba” Ve “Dayı” Öğretmenler
Derslerine girdiği arkadaşlarımız onun gerek dersinde, gerekse notunda çok ciddi olduğunu anlatırlardı. Bilmeden sınıf geçmek mümkün değilmiş onda. Bundan çok ama çok rahatsız olurmuş. Bu huyunu da sevdim. Ben de o kanaatte idim. Öğretmenliğimde de hep bu tarzı seçtim. Dersime ciddi hazırlandım, ciddi anlattım, öğretmeye çalıştım, karşılığını da ciddi olarak almak istedim. Başarısız talebelere zayıf vermekte tereddüt etmedim. Beni böyle bilirlerse baştan karar verir ve en azından sınıflarını geçecek kadar öğrenmek mecburiyetinde olduklarını anlarlardı.
Biliyordum, bu tarz ciddi öğretmenler öğrenciler tarafından önce çok sevilmezler. Öğrenciler daha çok “dayı” veya “baba” denilen öğretmenleri severler. Onlar da genellikle ders anlatmaz, hayat hikâyeleri ile veya vermek istedikleri ideoloji ile vakit geçirirler derslerinde. Onlardan sınıf geçmek, çantada kekliktir. Bu yüzden çok sever öğrenciler onları. Ve bunlar yüzünden ciddi öğretmenler az sevilir, kıymetleri az bilinir, az takdir görürler. Fakat Bütün bunlar mezun olana kadardır.
Ne var ki okul bittikten sonra hayat imtihanı başladığında veya üniversite sınavında çaktıklarında veya kazanıp gittikleri üniversitede bilmeleri gereken bilgileri zamanında öğrenemediklerini görünce işte o zaman gerçekten sevilecek öğretmenlerin kimler olduğunu anlar, ciddi hocalarını takdir ederler. Çoğu zaman da dönüp onları ziyaret ederek hürmet ve muhabbetlerini arz ederler. Talip olunması gereken de işte budur!
İlmi Hayatı
Sonradan araştırdık, hocamız 1938 yılında Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde doğmuş. Küçük yaşlardan itibaren geleneksel İslami ilimlere ilgi duyarak özel hocalardan dersler almaya başlamış. 1951 yılında kurulan Kayseri İmam Hatip Okulu'nun ilk kayıt yaptıran öğrencilerinden biri olmuş. 1958 yılında bu okulun tarihi nitelikteki ilk mezunları arasında yer alarak adını okul tarihine yazdırmış.
Resmi eğitim süreçlerine paralel olarak Camgözün Hacı Yusuf Eken Hoca Efendi gibi dönemin büyük otoritelerinden Arapça, Sarf, Nahiv ve Belağat (Meâni, Beyan, Bedii) derslerini tamamlamış. Müftü Hacı Hüseyin Aksakal ve Mehmet Çorakçı gibi isimlerin tedrisatından geçerek klasik medrese kültürü ile modern akademi arasında güçlü bir köprü kurmuş.
Bizim tanıdığımızda Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü bünyesinde Arap Dili ve Edebiyatı ile Temel İslami İlimler alanlarında dersler veriyordu. Kurumun Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne dönüşme sürecinde kurucu akademik hafızanın en önemli taşıyıcılarından biri olmuş.
Dr. Mustafa Çuhadar'ın ilmi metodolojisi iki temel ayağa dayanmaktadır: Metne tam sadakat ve talebeye birebir ihtimam. Arap dili ve belağatına olan derin vukufiyeti, klasik Osmanlı tarih metinlerini ve ana kaynakları en doğru şekilde çözümlemesini sağlamıştır. Yetiştirdiği binlerce öğrenci bugün Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatında, akademik kürsülerde ve milli eğitim kadrolarında onun ders halkasında edindikleri titizliği sürdürmektedir.
Sporu Sevmezmiş Yandık
Ciddi bir öğretmen olan Mustafa Çuhadar hocamız, talebelik mesleğine çok da yakışmayan, insanın en kıymetli varlığı olan zamanını ve enerjisini boş yere tüketen kimi spor faaliyetlerinden, haklı olarak hiç hoşlanmazmış. Son senede Arapça dersimize girince ben biraz rahatsız oldum. Çünkü senede bir voleybol, bir de masa tenisi olarak en az iki kere başka şehirlere maçlara giderdik. Bu esnada derslerden haliyle uzak kalırdık. Hocamız bizi bu yüzden sevmeyecekti.
Hem bu yüzden, hem de öteden beri derslere katılımda mesafeli duruşumdan, hocamla bir yakınlık kurmayı hiç düşünmedim. Hocam sükûtu hayale uğramasın diye âdetim gereği yine arka sıralarda sessizce oturdum. Daha önce de söylemiştim, bilsem bile sorulara parmak kaldırmazdım, ders anlatmak için tahtaya çıkmazdım. Bu da benim hayat tarzımdı. Takaddüm illeti dediğimiz ileri atılmayı, kendimi göstermeyi, başkalarına fark atıp öne çıkmayı, üstünlük davasını hiç sevmezdim. Bu açıdan biraz derviş meşrep, biraz kalender meşrep idim. Sanırım tasavvuf dersinin ve başta Gazalî’nin İhya’sı olmak üzere o konuda okumalarımın üzerimde böyle bir “melamî” etkisi olmuştur.
Hocam da bizim hazırlanıp anlatmamızı istediği konuları dağıtırken olacak ya ben yine maça gitmiştim. Sıra bana gelip de “Cemal” deyince muzip arkadaşlar “maçtaaa” diye bağırmışlar. Hocamın suratı buruşmuş. Ders içinde ben ona karşı çok saygılı idim ama sessizdim. O da aynen bana öyleydi. Anlayacağınız beni bir talebe olarak sanırım hiç gözü tutmamıştı
Ve Mezuniyet
Nihayet bu hal ile sene sonu geldi. Haziran ayında artık okulu bitirme sınavlarına giriyorduk. Arapça'dan sınav sözlü idi. Ben hazırdım ve hiç kaygı çekmiyordum. Bana sıra yaklaştığı bir anda bazı arkadaşlarımı kitabın dışında defterden bir şeylere çalıştığını gördüm.
- Bu nedir? Diye sorduğunda cevapları aynen Mustafa Çuhadar hocamın talebelerine layık bir cevaptı:
- Ohooo! Sen maça gidip top oynarken biz ders yapıyorduk arkadaş. Bu hocamızın yazdırdığı Hassan bin Sabit’in bir şiiridir. Senin daha haberin bile yok! Bu halinle biraz sonra hocanın önünde ne yapacağını doğrusu çok merak ediyoruz.
- Ver bakalım şu defteri, dedim ve ellerinden zorla aldım.
Şöyle bir baktım, ayaküstü çözülecek gibi değil mübarek. Kendi kendime “Aman o kadar kitapta parçalar varken bana bu mu çıkacak?” dedim ve defteri sahibine iade ettim.
Pazarlık Yok Canım
İçeriye girdiğimde masa üstünde hazır sorular vardı. Birisini çektim. Benden önce sınava giren arkadaş sorulara cevap vermeye çalışırken ben de hazırlanmak için arkada bir sıraya oturdum. Hemen heyecanla soru kâğıdını açtım ve baktım.
Eyvah! Bu kadar da olur mu yahu? Üç sorudan birisi, körün taşı gibi o şiir olmasın mı?
Bereket versin diğer ikisini biliyordum. Bu da bizim sınıfı geçmemize yeterdi. Rahatladım biraz. Bu sanki son sınavdı. Eğer bu dersten de sınıfı geçersem, bütün dersleri başarıyla vermiş olacağım ve hemen Milli Eğitim Bakanlığına müracaat ederek görev alacağım. Eğer bu dersi veremezsen iki üç ay sonra öğretmen olacağım. Bu da en azından üç ay geç gelen mutluluk, hizmet ve de maaş kaybı demektir. Bunlardan niye mahrum olayım ki!
Sıra bana geldiğinde dediler:
- Birinci sorudan başla bakalım Hoca Efendi.
- Hocam bu soruyu atlayarak ikinci sorudan başlatabilir misiniz?
Mustafa Çuhadar hocam buz gibi bir surat ve ses tonuyla:
- Pazarlık yok canım, sorunuza cevap veriniz, dedi.
“Canım” kelimesini çok kullanırdı. İçimden güldüm. Fakat ukalalık yapmış olmamak için itiraz edip “Bu soruyu bilmiyorum” demedim.
- Peki efendim, diyerek sorunun cevabını verebilmek için ilk iki mısraı okudum. Tabii anlamadığım için, doğru okuyup okuyamadığımı da bilemiyordum. O zaman içimden “rezil olmanın âlemi yok” diyerek bıraktım.
- Özür beyan ederim hocam, ben bu parçanın dersimiz arasında olduğunu bilmiyordum. O yüzden hazırlanamadım. Lütfen diğer sorularınıza geçebilir misiniz?
Bir sene önce dersimize giren Mehmet Bey, yazar Ali Özek beyin hazırlamış olduğu o koca Arapça metinler kitabından bir yer seçerek:
- Şuradan oku bakalım, dedi.
Arapça bilgisi bakımından iyi olmasam da arkadaşlarımdan çok da geri olmadığımı bu hocamız bilirdi. Aramızda karşılıklı bir muhabbet de vardı. Böyle yapmakla bana yardımcı oluyordu. Fakat Mustafa Çuhadar Hocam bundan hiç memnun olmamıştı. Suratını asmış, soğuk bir tavırla yere bakıyordu. Kalan soruları yeterince cevaplandırmıştım. Mehmet Bey arkadaşına döndü ve:
- Başka sorunuz var mı? Diye sordu. O da buz gibi bir sesle:
- Hayır! Dedi.
- Çıkabilirsin.
Ben çok keyifsiz bir şekilde dışarı çıktım. Arkadaşlarım merakla ne olduğunu soruyordu
- Şimdi öğreniriz, dedim.
Benden sonra sınava oturan Samsunlu Pehlivan Ahmet Beyi bekliyordum. Çıkar çıkmaz göz göze geldik. Gülerek bana dedi ki:
- Hadi gözün aydın, imtihanı başardın.
- Nereden biliyorsun?
- Sen çıktın, ben oturdum masaya. Ama bana bir türlü soru soramıyorlardı. Ellerindeki sınav evrakını bana göstermemek için masanın altında tutuyorlardı ama kollarının hareketini görüyordum. Çuhadar Bey bir yeri işaret ediyor, Mehmet Bey ise başka bir yeri işaret ediyordu. Çuhadar beyin yüzü çok gergindi ama sonunda Mehmet Bey tebessüm etti. Ben bundan anladım ki sen sınıfı geçtin arkadaş.
- Çok şükür, ben de böyle anlıyorum.
Nihayet mezun olanların listesi asıldı. Fakir de doğrudan geçenler arasındaydım. Bizi hemen idareden çağırdılar. Yatılı okuduğumuz için mecburi hizmet vazifesi adına bir dilekçe aldılar ve “Hemen gidin bir sağlık raporu getirin. Bugün yetiştirirseniz memleketimize gidebilirsiniz. Bir ay sonra Bakanlık sizi tayin için çağırır” dediler. Biz de hep beraber süratle harekete geçerek raporunuzu tamamladık. İkindi sonrası okulumuza döndük.
Oh Be!
Tam o sırada hocalarımız mesaiyi bitirmiş, servis ile evlerine gitme telaşında idiler. Arkadaşlar hocalarımıza yaklaştılar ve “Haklarınızı helal ediniz, biz artık gidiyoruz” diyerek ellerini öpmeye başladılar. Ben yine mutat veçhile en arkada idim. Hocalarıma veda ede ede nihayet Mustafa Çuhadar Hocamın yanına geldim. Bana hala çok soğuk bakıyordu. Sanırım “Bu adam mezun olanların arasında ne geziyor?” dercesine biraz da şaşkındı. Ben saygı ve sevgi ile öpmek için eline atıldım:
- Hocam hakkınızı helal ediniz. Müsaadenizle elinizi öpmek isterim, dedim.
Çok şaşırmıştı. Hem elini kaçırmaya çalışıyor, hem de:
- Sen mezun oldun mu? Diye soruyordu.
- Öyle olmuş efendim, dedim.
İşte o zaman yüzü güldü. Oh be! Ben bu tebessümüne çok ama çok sevindim. Çünkü arkadaşlarım söylemişti, “eğer o hoca birisine istemediği halde iyi not verip sınıf geçirmişse bu durum kendisine büyük bir dert olur, vicdanını tırmalar, huzurunu kaçırırdı”. Şimdi benim mezun olduğumu görünce sevinmişti. Belki de içinden “Eh, bir Arapçadan kalmadığına iyi olmuş” demiştir. Onun bu mutluluğu karşısında o gün ben de çok mutlu olmuştum. Aslında ben orta derecede de olsa imtihanda başarılıydım. Ama Zannederim onun beklentisini boşa çıkarmıştım. Üzüntüsü bu yüzdendi. Fakat şimdi mutlu olmuştu.
Yıllar Sonra Görüştük
Yıllar sonra merhum dekan Zeki Duman Bey bir mezunlar günü tertiplemiş, Emin Kararmaz hocam aracılığı ile bizleri de davet etmişti. Kahramanmaraş'tan bir minibüs olarak biz de Kayseri Mezunları olarak gitmiştik.
Orada tanıdıklarım arasında görmekle beni en çok mutlu edenlerden birisi de Mustafa Çuhadar Hocamdı. Bizi çok sıcak karşıladı. Emekli olmuş, biraz daha zayıflamış, haliyle yaşlanmıştı. Ama hala sakalı yoktu. Buna üzüldüm. Bende ise emekliydim ve bir tutam sakal vardı. Onu görünce yanına gittim ve elini öptüm. Beni hatırladı. Çok muhabbetli ve hürmetli bir tavrı vardı. Çok ilgilendi. Acaba mezuniyetten sonra hakkımızda bilgi almış mıydı, yoksa sakallı, yaşlı başlı halimizden mi etkilenmişti de böyle muamele ediyordu, bilemiyorum. Ancak gözlerinde açıkça belli olan bir sevgi vardı. Bu da beni çok mutlu etti.
Vefatı
Daha sonraki yıllarda onu birkaç kere telefonla aradım. Sonraları açtığım telefonlarım nedense cevapsız kaldı. Bazen korkarak soruyorum, “çok şükür sağ” diyorlardı. Allah sıhhat afiyet versin ve ümmete bağışlasın diye dua ediyordum.
Nihayet ecel geldi, Mustafa Çuhadar Hocamız, Haziran 2021'de dar-ı bekaya irtihal etti. Vefatı, İlahiyat ve Kayseri ilim dünyasında büyük bir hüzün yaşatmış, ardından meslektaşları ve eski öğrencileri tarafından pek çok vefa faaliyeti yürütülmüştür. Talebelerinden Prof. Dr. Mustafa Kara şu şiiriyle vefatına tarih düşürmüştür:
Elde var hüzün Yâ Hû
Kayseri mahzun Yâ Hû
Çıktı üçler söyledi:
Çuhadar Hoca Yâ Hû
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, hocanın hatırasını yaşatmak adına düzenli olarak 'Dr. Mustafa Çuhadar'ı Anma Programı' başlığı altında paneller düzenlemektedir. Bu panellerde akademik camia, hocanın çalışma disiplinini yeni nesil araştırmacılara aktarmayı hedeflemektedir. Ruhu şâd olsun.
