
Doğu medreselerinde okuduktan sonra bir müddet Suriye’ye geçen, özel ders aldığı hocasının vefatından sonra Türkiye'ye dönen, bazı ailevi sebeplerden dolayı da memleketini ter ederek Maraş'a yerleşmeye karar veren bu muhterem hocamız, şehrin batı tarafında bulunan yakın bir köyde, Tekerek’te imamlık yapmaktadır. Bu esnada şehrimizin vaizlerinden olan Ömer Faruk Paksu Hoca Efendi ile bir yerde buluşurlar. Onun ilminin farkına varan Ömer Hocam ondan rica eder:
- Beni okutur musunuz?
Arapça Özel Dersler
Maraş'a tayinimi isteme sebeplerimden birisi de Arapçamı geliştirmek idi. Gördüm ki İslami ilimlerde derinleşmek için kesinlikle bu dili iyi bilmek gerekiyor. Seksenli yıllara girerken bu kadar tercüme kitaplar da yoktu. Ciddi bir okuyucu beş altı sene içerisinde dini kitapların tamamını okuyabilirdi. Peki, sonra ne yapacaktı?
İşte bu yüzden Arapçamı geliştirmeye karar vermiştim. Maraş’ta bu mümkündü. Özellikle Muşlu Ahmet Efendi adıyla Maruf Ahmet Arda hocamız isteyenlere özel dersler veriyordu. Doğu medreselerinde okuduktan sonra bir müddet Suriye’ye geçen, özel ders aldığı hocasının vefatından sonra Türkiye'ye dönen, bazı ailevi sebeplerden dolayı da memleketini ter ederek Maraş'a yerleşmeye karar veren bu muhterem hocamız, şehrin batı tarafında bulunan yakın bir köyde, Tekerek’te imamlık yapmaktadır. Bu esnada şehrimizin vaizlerinden olan Ömer Faruk Paksu Hoca Efendi ile bir yerde buluşurlar. Onun ilminin farkına varan Ömer Hocam ondan rica eder:
- Beni okutur musunuz?
Aslında Hoca Efendi de böyle bir hizmet peşindedir. Hemen cevap verir:
- Memnuniyetle.
Böylece bu ikili değişik mekânlarda sekiz yıl beraber okurlar. Bu esnada Hoca Efendi şehirde bir göreve atanmıştır. Atoluğu camiinde müezzindir. Orası Darendeli Abdullah Efendi hocamızın dedesinin tamir ettirdiği, içinde zikir çektirip dervişleri çileye soktuğu, maneviyatı yüksek bir camidir. Ahmet Hocam ile Abdullah hocam da tanışmışlar, birbirlerini sevmişler. Ahmet Hocamın yanında okuyan tanıdığım birçok arkadaşlarımın olması beni olarak oraya celbetmişti. O olmasaydı, ikinci başvuracağım hocam, Darendeli Abdullah Efendi olacaktı.
Ben henüz Maraş'a gelmezden evvel hem bu camide, hem de Saray altı Camii'nde hocamı ziyaret etmiş ve arkadaşlara verdiği dersini dinlemiştim. O sırada şehrin bazı imamları, vaizleri ve İmam Hatip Lisesinden meslek dersleri hocaları bu imkânı değerlendirmeye çalışıyorlardı. Bazıları şunlardı: Arkadaşım Ahmet Çelik. Ali Maraşlıgil. Ali Söyler. Ali Görgel, Yaşar İncegül, Cemil Güvenen, Yaşar Alpaslan, Ömer Özpolat vs. O sıralarda damadı olan Süleyman Hoca da kendisine yardımcı oluyordu. Hoca Efendinin uzun boyu, uzun sakalı ve sarığı, vakur ve heybetli duruşu, siyasetten, dedikodudan ve sigaradan uzak duruşu dikkatimi çekmişti. Doğrusu hocaya içim kaynamıştı ve ben de kendisinden Arapça olarak gerek sarf nahiv, gerekse İslami ilimlerde ders almak istiyordum.
Nihayet tayinim çıkıp da Maraş'a geldiğimde evimi yerleştirdikten ve okulda göreve başladıktan hemen sonra arkadaşım Ahmet Çelik ile beraber Hoca Efendi nin evine gittik. O sırada şehrin doğu yakasında Elektrik denilen mahallede iki katlı bir evi vardı. Yeni yapılan evin üst katında kendisi otururdu. Alt katı ise tamamen dini eğitim için ayırmıştı. Koca bir salon, geniş bir mutfak ve bir kaç oda ilim adamları için tahsis edilmişti. Talebeleriyle birlikte müritleri de orada olurlardı. Orada her zaman bir cemaat bulunurdu. Derse gittiğim bir günde merhum Zekeriya Tanrıverdi Efendi'yi de orada görmüştüm. Sanırım bu evin yapılmasında bir hayli yardımcı olmuştur.
Her neyse, biz hocamızın elini öptük ve arzumuzu ilettik. Doğrusu çok iltifatkâr olmadı. Yüzümüze karşı öyle çok sevgi ve ilgi göstermedi. Okutmadan yana doymuş mu desem, müstağni mi desem, yoksa ciddi talebe bulamamaktan usanmış mı desem bilemiyorum sebebini. Daha sonra dediklerinden anladığım kadarıyla sonuncusudur. Neyse, uzatmayalım, şöyle bir baktı ve şunu söyledi:
- Bak burada bu kadar okumak isteyen talebeler var. Şurada birkaç tane de okutabilecekler var. Sen bu arkadaşlardan kim müsaitse ona dersini verirsin.
Ben bu duruma hiç gücenmedim. Hangi hocayı müsait gördüm ise ondan ders aldım. Bu işlerde tevazu ve sabır gerektiğini biliyordum. İhtimal ki hocam beni deniyordu. Nitekim yıllar sonra şunu söylemişti:
- Değmez insanlara yaz kış demeden o kadar çok ders verdim. Hatta yazın sıcak günlerinde kitaba bakmak için başımı öne eğe eğe beynimi de öne doğru akıtmışım, Hiç Bilemedim. Şimdi seninle okurken 15-20 dakika okursan başım ağrıyor. Neden “değmez insanlar” dedim, çünkü hepsi yarıda bıraktılar. Bir netice almadan terk ettiler gittiler. Bütün emeklerim boşa gitti. İnsan o zaman üzülüyor haliyle. Kardeşim bizim vaktimiz kıymetlidir. Eğer sen vakit geçirmek istiyorsan, çarşı pazarda o kadar güzel vakit geçirecek insanlar varken niye bize geliyorsun?
Hoca Efendi’ye hak vermemek mümkün değildir. Ben bu olaydan ders aldım ve ileride bana “okutur musun?” diyenlere “Ne kadar vaktin var? Mesela iki yıl devam edebilir misinr?” diye sordum. Ama nerede? Kimisi işi iki ayda bitirmek istiyor, kimisi İmam Hatipte veya İlahiyata Arapça dersinden kalmış, onu telafi etmek istiyor. Oysa zaman ne kadar kıymetlidir. İlim adamına yapılacak en büyük kötülük onun vaktini boşa harcamak, aziz ve bereketli ömrünü israf etmek değil midir?
Hocaya Ve Derse İhanet
İşte ben hocanın medresesinde böyle her gördüğümden ders alırken aradan bir hafta falan geçti. Bir gün yeni başladığım “Şerh-i Muğni” isimli bir kitabın başından okurken, okutan hocam bir cümleyi anlatıyor ve soruyordu:
- Anladın mı?
- Anlamadım hocam.
Hocam tekrar anlatıyor, ben yine anlamıyordum. O sırada tahsil hayatı için çok önemli bir cümle duymuştum. Hoca efendi bir gün demiş ki, “anlamadan dersini geçen, hem derse hem de hocasına ihanet etmiştir”. İşte ben de hain olmamak için hoca “Anladın mı?” diye tekrar tekrar sordukça utana sıkıla ve terleye terleye “Anlamadım efendim” diyordum. İçimden de “ne kadar kaz kafalıyım! Hocan kaç keredir anlatıyor, bir cümleyi anlamıyorsun!” diyordum. Derken çok şükür ezan okundu. Okuduğumuz evin arka sokağındaki camiye doğru hep beraber yollandık. Hocamla Ahmet Çelik önümüzde konuşarak gidiyordu. Benimle ilgili konuştuklarını hissettim. Namazdan sonra Ahmet Çelik bana sokuldu ve dedi ki:
- Hocam dedi ki; kırk sene hocası anlatsa o yine anlamaz. Çünkü anlatan yanlış anlatıyor.
Allah biliyor, iyi rahatlamıştım. Ders aldığımız salona vardığımız zaman Hoca Efendi beni yanına çağırdı ve dedi ki:
- Bundan sonra sadece Süleyman Efendi’de okuyacaksın!
- Peki hocam.
Bu başlangıçtan çok geçmemişti ki, bir gece Hoca Efendinin evini polisler basmışlar, hoca Efendi’yi tutuklayıp karakola götürmüşler, Oradan da sıkıyönetime havale ederek hapis etmişler. Bu arada Arapça kitapları da toplayıp götürmüşler. O kitapların arasında benim hocama emaneten verdiğin bazı kitaplar da vardı. Doğrusu biz de alınmamızı bekliyorduk. En azından bu kitapları sorarlardı, “niye orada” diye. Günler geçti, böyle bir şey olmadı.
Götürüldüğünün ertesi günüydü. “Hocamın evinin bir ihtiyacı var mıdır?” düşüncesiyle evden çıktım. Kümbet camisinin oraya geldiğimde Yaşar Alpaslan Hocayla karşılaştım. O mahallede oturuyordu. Selamdan sonra kelam ederken:
- Nereye? Diye sordu.
Maksadımı anlattım.
- Gerek yok. Ben şimdi oradan geliyorum. Gerekeni de yaptım. Bir hizmetin olmayacak, boşuna oralarda gözükme, dedi.
Allah Teâlâ’ya hamdettim. Yaşar Bey böylesi durumlarda cidden gayretli bir hocadır. Oradan sohbet ederek döndük. Bazı bilgiler de aldım. Şehrin sözü geçen insanlarına müracaatta bulunulmuş, onlar da sıkıyönetim komutanlığına gitmişler, Hoca efendinin serbest bırakılmasını istemişler. Sıkıyönetim komutanı demiş ki:
- Biz bu hocayı uyardık. Fakat bizi dinlemedi. Arapça okumasını ses çıkarmıyoruz. Ama bu adam aynı zamanda Şazeli tarikatının burada şeyhliğini yapıyor. İnsanlara tarikat dersi veriyor, cuma geceleri evinde çok kalabalık bir şekilde cehri zikir yapıyorlar. Biz on kişiyi bile bir arada istemiyoruz. Bu bir evi doldurarak açıktan zikir yaptırıyor. Hele bunu hiç istemiyoruz. Hoca Efendi uyarılarımıza rağmen bu işe devam etti. Fakat madem rica ediyorsunuz, o zaman bu işi terk edeceğine söz versin, kendisini bırakalım.
Gerçekten de Hoca Efendi tutuklanmadan önce o günlerde kendi kendine konuşup duruyordu: “Görevi devam ettirsem mi, ettirmesem mi?” Sonunda demişti ki: “Gücüm yettiği yere kadar bu davayı götürürüm. Bizden öncekiler ne imtihanlardan geçtiler. Sıra bize gelmişse bundan kaçamayız. Bize düşen görevimizi yapmak, neticeyi Allah Teâlâ’ya havale etmektir”.
Hocam böyle düşünüyordu ve devam ettirdi. O sırada Sami Efendi cemaati olarak biz de haftalık sohbetlerimizi daha önceleri on onbeş kişi yaparken büyüklerimizden gelen tavsiye ile üç kişiye düşürmüştük. Sohbet devam ediyordu ama üçten fazla kimse bir araya gelmiyordu. Evlere tek tek giriliyor, tek tek çıkılıyordu. Hoca Efendi bana sorsaydı, “biz böyle yapıyoruz” derdim.
Çok geçmedi Hoca Efendiyı bıraktılar. Gittik elini öptük, hayır duasını aldık. Odada bir tane olsun talebe yoktu. Biz de bu vaziyete bakarak artık okutmayacağı kanaatine vardık. “Hocamızı rahatsız etmeyelim” dedik. Oysa sıkıyönetim komutanı Arapça okutmasına bir şey demediğini bilseydik belki hocamızdan talep ederdik. Onu da bilmediğimiz için, Ömer Faruk Paksu hocamıza gittik.
Ömer Faruk Paksu
Ömer Faruk Paksu hocamız o zamanlar İklime Hatun Camii'nde görev yapıyordu. Ahmet Hocamızla ilmi manada ilk tanışan ve sekiz yıl üst üste onunla okuyan bir talihli idi. Hatta bazı arkadaşlar, “hocamızın balını o yedi” derlerdi.
Ömer Hocam şehrin merkezinde, Kıbrıs Meydanına yakın Sokakbaşı’nda oturduğum eve yakın bir yerde, küçük ve maneviyatı zahir bu camide imamdı. Okumaya müsait bir hücresi de vardı. Kuşluktan önce gelir, kim ne okumak istiyorsa okuturdu. Genellikle orada kalır, akşamı kıldırır evine öyle giderdi. Çarşı camisi olduğundan sabah ve yatsı namazları kılınmıyor biliyorum. O sıralarda kaldığı evi de oldukça yakındı camiye. Sonraları Ulu Caminin batısındaki oturduğu o baba evi yola gitti. Kendisi de yukarılara, Kısıkkaya mevkiine çıktı. Hocam cemaatten veya cemaat çocuklarından, işyeri çıraklarından isteyenlere Kur’an-ı Kerim ve ilk Arapça dersleri veriyordu. Mehmet şekerli diye çok mübarek bir yardımcısı vardı çocuk okutmada. Hem okutur, hem de Hocamdan Arapça okurdu. Aynı zamanda fahri müezzindi.
Bir gün arkasında namaz kıldıktan sonra hücresine girdim. Selam verip kendimi tanıttım. Ben kendisini tanırdım. Birkaç vaazını dinlemiştim. Ama o beni bilmezdi. Çünkü İmam hatibi burada okumamıştım. Arapça okuma isteğimi ve Hoca Efendi ile olan maceramı anlattın. “Acaba siz bana okutur musunuz?” diye istirhamda bulundum. Sağ olsun o da kabul etti. Böylece biz İklime Hatun Camii'nde Ömer Hocamda ders okumaya başladık.
Sanırım “İzzî” kitabından başlamıştık. Ondan sonra “Şerh-i Muğnî” ders kitabımız oldu. İki yıl beraber okuduk. Okumaya başladıktan üç dört ay sonra bende bir açılma oldu. Aslında biz İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslam Enstitüsünde bir hayli Arapça dersi okumuş ve bilgiler edinmiştik. Ama niyetimizde cidden Arapçayı öğrenmek o dilde ilim almak olmadığı için bu öğrendiğimiz bilgilerin her biri bir tarafa dağılmıştı. Bir faydasını göremiyorduk. Şimdi ciddi bir şekilde okumaya başladığımızı görünce etrafımızdaki bu dağınık bilgiler insafa gelerek başımızda toplanmaya başladılar. Meğer Bizler ne kadar çok şeyler bilirmişiz?
Şimdi o bilgiler artık işe yarıyordu ve ben başarmanın mutluluğunu yaşıyordum. Hoca Efendi ile üst üste kitaplar bitirdik. Ben dersime iyi hazırlanıyordum. Hocam da seviyemi bildiği için takılacağım yerleri tahmin ediyordu ve avını bekleyen bir avcı gibi tam o yerlerde bana bakıyordu. Ben de takılıp ibareyi bırakıyordum haliyle. O da tebessüm ederek, tekeri durduran taşı kaldırıyordu.
Tekrar Ahmet Hocamla
İki sene sonra bir gün Muşlu Ahmet Efendi'yi ziyarete gittiğimizde laf nasıl açıldıysa bilmiyorum, bize dedi ki:
- Aslında sıkıyönetim komutanı beni tarikat faaliyetinden yasaklamıştı. Arapça okutmama izin vermişti. Fakat arkadaşlar dağıldılar. Okutma işimiz de öyle kaldı.
- Fakat Hocam biz bunu bilmiyorduk ki! Biz dağıldık ve başımızın çaresine baktık. Amacımız sizi rahatsız etmemek, sıkıntıya sokmamaktı. Madem durum öyledir, işte şimdi başvuruyoruz, biz okutur musunuz?
- Olur.
Vaziyeti Ömer Hocama anlattım. Hoca Efendiden okumak için kendisinden müsaade istedim. Çünkü Hoca Efendi yaşlıydı. Sağlığı her zaman müsait olamazdı. Fakat Ömer Hocam her zaman müsait olabilirdi. Öyleyse kaçanı kovalamak gerekirdi. Sağ olsun hocam da ilmi seven birisi olarak arzumuzu hoş karşıladı. Biz Böylece tekrar Muşlu Ahmet Hocamızın yanına döndük.
Ne var ki bu sefer burada yalnızdım. Akşamdan dersime iyi hazırlanıyordum. 15-20 dakika okuyunca hocam yoruluyor, “artık yeter” diyordu. Biz de saygımızdan sesimizi çıkartamıyorduk. Bir ara Ali Görgel hocam okumaya geldi. Daha önce onlar çok okumuşlar. Bu gelişe ben de çok sevindim. Çünkü onları dinleyerek bir ders daha alıyordum. Bu arada Abdulkadir Leblebici ve Ali söyler Hoca Efendiler de yeniden derse başladılar. Ancak çok istikrarsızlardı. Nihayet devam ettiremediler ve bıraktılar. Ben hep yalnız kaldım. Evimden Hoca Efendi'nin evine yürüyerek yarım saatte gider, yarım saatte gelirdim. Okulun durumuna göre bunu ayarladık. Nihayet bir gün geldi, Molla Cami ya başladık. Bir yere gelince Hoca Efendi dedi ki:
- Artık buraya kadar yeter! Sen kendi kendine okuyabilirsin. Sana okumak için gelenlere de okutabilirsin. Kitapları tamamen bitirmediğin için yazılı icazet vermiyorum.
- Hocam önemli olan okuyup anlamaktır, icazet değildir. Sağlığınızı düşündüğün için ısrar edemiyorum. Teşekkür ediyor ellerinizden öpüyorum.
Bu Kadar Yeter
Böylece hocamızdan ayrıldık. Sonra evimde okurken baktım ki meylim hep Türkçe kitaplara kaçıyor kolay olduğu için. Arapça kitapları ihmal ediyordum. Bunun tehlikesine gördüm ve tekrar Ömer Faruk Paksu Hocama döndüm.
- Hocam vaziyet budur. Bir şeyler okuyalım istiyorum. Eğer Arapça açısından kocamın dediklerini diyecekseniz, hiç olmazsa dinî bir kitabı beraber mütalaa edelim. Yoksa ben nefsimin tembelliğinden korkuyorum.
- Peki okuyalım. Ne dersin, ne okuyalım?
- Hocam İslam akait ile başlıyor. Bize Yüksek İslam Enstitüsünde Şerh’ul Akaid’den bir şeyler okuttular. Ama çok azdı. İsterseniz bu kitaptan başlayalım.
- Peki.
Böylece biz Ömer Faruk Paksu hocamla beraber okumaya yeniden başladık. Ama hocam buna devam etmek istemedi. Okuttuğu öğrencilerden zaman mı bulamıyordu, yoksa çok mu yoruluyordu, bir gün dedi ki:
- Kardeşim yeter artık! Sen git kendi kendine oku. Eğer bir icazet bekliyorsan, bende de o yok. Sana icazet vermeyen bana da vermedi.
- Hocam icazet nedir ki! Asıl olan ilimdir. Ben onun peşindeyim. İcazete gelince, zaten bize ekmek yediren bir diplomamız var. O sayede öğretmenlik yapıyoruz. Ötesine ne hacet!
- Öyleyse kardeşim artık bundan sonra sen kendi kendine oku.
Teşekkür edip ayrılmaktan başka çarem yoktu. Biz de öyle yaptık. Evimizde kendi kendimize tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvufla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorduk. Bu kitapları okurken öyle güzel hikmetler, öğütler, çağımızın insanlarına lazım olan bilgiler geliyordu ki, bunları not almak ve araya bazı münasebeti sağlamak için kimi cümleler kurmak ile ilk yazı denemelerimiz başlamıştı. Okuduğumuz bir ayet, çarpıldığımız bir hadis, bizi ürperten bir kıssa elimize kalem almamıza vesile oldu. Bunlar derslerimize ve vaazlarımıza da fayda sağlıyordu. Böylece değişik gazete ve dergilere yazılar gönderme faslı başlamıştı. Öğrencilik dönemini saymazsak, ilk yazı denemelerim de böyle başlamış oldu.
Bu okumalarımızın üstüne iki harika olay gerçekleşti. Birisi bir grup genç öğretmen arkadaşımın benden okumak istemeleri idi. Diğeri de okuma arzusu bulunan üç beş arkadaşın bir araya gelerek okuldan sonra evde okuma çabalarımızdı.
