HÜSEYİN GÜÇLÜ HOCAM

İlk Tanışmamız

1986-1989 arasında okulumuzda müdürlük yapan Hüseyin Güçlü okula geldiğimde tanıştığım öğretmenlerden birisidir. İlk görüşte dikkat çekecek bir karizması vardı. Çok güzel giyinir, çok nazik ve kibar konuşur, çok samimi davranırdı. Güler yüzü ve tatlı dili de bu güzel huylarını taçlandırırdı.

Hüseyin Hocamla hemen kaynaştık. Zaten onun güzel ahlakı ve sıcak yaklaşımı mıknatıs gibi insanı kendisine çekiyordu. Üstelik derviş meşrep yönlerimiz benzeşiyordu. Ancak sufi meşrep arkadaşlarımızda genellikle gördüğümüz ilimle az iştigal, az kitap okuma sanırım onda da var gibiydi. Bir kusur gibi söylemiyorum, gönlümün arzusunu ifade ediyorum. Daha fazlasını istiyorum yani. Eğer bu tarafı da daha dolgun olsa, zamanımızın ender yetişen hocalarından birisi olurdu. Fakat bu tarafını bir nakisa gibi gösteremem, zira konuştuğunda hitabeti güzeldir. Boş konuşmaz, hep ilmî konuşur, salim düşünür, malayaniden kaçardı. Bu yüzden çok sevdiğim ve saydığım meslektaşlarım arasındadır.

Yıllar sonra macerasını az önce anlattığımız gibi okulumuza müdür oldu. Doğrusu yakışıyordu da. Bence bir eksikliği varsa o da derviş meşrepliği yeterince disiplinli olmaya mani oluyordu. Kimseye yüzü tutup da sert bakamıyor, gerekeni söyleyemiyordu. Bu yüzden personel de işlerinde gevşeklik gösteriyordu. Bunda azıtan particiliğin etkisi de olabilirdi. Çünkü kime dokunsa, iktidar partisi telefon ederek “o bizim adamımız” diyorlardı. Partiye rağmen iş yapılamayacağını belki biz bilmiyorduk, ama o iyi biliyordu. Hatta onu da söyleyeyim, hısımı olan Belediye Başkanı Hacı Ali Özal güçlü bir siyasi kimlikti. Kendisi de onun gücüyle makamında kalıyor olabilirdi.

Hacı Ali Özal seçimlerde kaybedince belki bunun da etkisiyledir bilemiyorum, bazı insanlar onun yerine oynamağa başladılar. Kendilerince kulis yaparak ortam hazırlamaya çalışıyorlardı. Ama onun yerine müdürlüğe talip olanlar birden fazlaydı. Aralarında anlaşamadılar. Bu yüzden bir hayli kulis faaliyetleri ve dedikodular ortamın huzurunu bozuyor, bu hengâmede yapılan bazı çirkin işler camiamıza yakışmıyordu.

 

İlk Ve Son Mecburî İdarecilik

Bu boşluğu doldurmak, bazı zafiyetleri gidermek için bazı arkadaşlar müdür beyle istişare ederek idarede iyi bir değişiğe karar vermişler. Öncelikle de baş muavinin değişmesini arzu etmişler. O zaman bu görevde Muharrem Kabakçı Hocam vardı. Sanırım benim bu tür işlere ilgisizliğim yüzünden bilemediğim bazı sorunlar çıkmış. Müdür Bey ayrılmasını istemiş, o kabul etmemiş. Bu arada başka talipler devreye girmiş vesair. Bütün bu olan bitenle ben ilgilenmiyorum.

Sonra nasıl oldu bilemiyorum, bir gün bir kır gezisi düzenlemişler. Ben de davetliydim. Yedik içtik. Sonra “Toplanalım, bir konu istişareye sunulacak” dendi. O ana kadar mevzu neydi bilmiyordum. Meğerse gezi maksatlıymış, en önemli konu da benim baş muavin olmam için baskı yapmak imiş. Müdür Bey ve bazı seven dostları, bizim de sevdiğimiz hocalarımız öyle münasip görmüşler.

Bundan benim burada haberim oluyordu. Oysa ben hayatımdan idarede ve siyasette vazife almayı silmiştim. Bu yüzden teşekkür ederek kabul etmedim. Ama arkadaşlar ısrar ederek en zayıf yerimden, can damarımdan vurdular: “Sen olmazsan, bu göreve atamada okulda bir gruplaşmalar olacak. Bu ise kavgalara ve bölünmelere kadar gidebilir. Gel reddetme! Bunda ısrar ediyoruz. Çünkü sana kimse itiraz etmez. Gel bu hizipleşmeyi ve okulda hiç hoş olmayacak gürültüyü patırtıyı önle!”

Ben de kaçacak yanım kalmayınca peşinen şartımı söyledim. Ancak bir sene yapacağımı, işlerin bir düzene girdiğine ikna olunca ayrılacağımı ifade ettim. Onlar da “Allah kerim” diyerek kabul ettiler. Biz böylece ister istemez vekil atama ile 28.09. 1988 de Müdür Başyardımcısı olduk.

Seve seve Hüseyin Hocama ve okulumuza hizmet etmeye çalıştım. O zamana kadar muavinlik bile yapmamıştım. Bunu bilen muhalif bazıları, “Bu acemi işin altından kalkamaz. İşte şimdi hepten rezil oldular” demişler. Dört gözle bizim başarısızlığımızı bekliyorlar. Kendi çıkarları için okulun işlerinin kötüye gitmesine sevinmek, bir Müslüman ahlakına yakışır mı? Müslümanlara zarar gelmesine sevinmek münafıklık alametidir. Hizipçilik insanları nerelere sürüklüyor, görüyor musunuz?

Hakikaten sağ olsunlar bana meslekçilerden itiraz eden olmadı. Eden bazılarının da zaten okulda bir etkinliği yoktu. Bazı mesai arkadaşlarımızın “biz varken neden o?” gibi hazımsızlıkları olmadı değil. Kendilerince haklı olabilirler, ama işin yetkilisi böyle tercih etmiş, kabullenmekten ve uyumla çalışmaktan başka yol yoktur aklını kullanan için.

Aleyhimizde söylenen sözlerin kimisini duymadık, bazılarını sonradan duyduksa da duymazlıktan geldik, açıktan tavır alanları da yalnız baş başa kalarak dinledik, ikna ettik. Yersiz muhalefeti uzatanları tatlı sert uyardık. Çok şükür, korktuğumuz gibi bir olumsuzluk yaşamadık. İdarecilikte hiç tecrübemiz olmamasına rağmen çok çalıştık, mevzuatı okuduk, başta ders programı yapabilmek için tecrübelileri dinledik ve işi öğrendik. 

Bu arada okulların açılmasına az kalmıştı. Bazıları ders programlarını yetiştiremeyip rezil olacağımızı beklerken, Ramazan Pak Hocamla gece gündüz çalışarak çok güzel bir ders program hazırladık.  Hatta bütün hocaların isteklerinin neredeyse tamamını gerçekleştiren en güzel ders programını yaptık. Çünkü herkese karşı iyi niyetliydik. Herkesin arzusu olsun ki seve seve okuluna hizmet etsin dedik. Hiçbir işimizi aksatmadan yüz akıyla bu görevi yürüttük.

 

İyi İşler Yaptık

Yıl boyunca da bazı önemli işler yaptık. Öğretmen ve öğrenciler üzerinde az çok bir heyecan estirdik. Bu arada en önemli başarılarımızdan birisi de iyi bir ekip oluşturmada az çok önümüzün açılmasıydı. Ramazan Pak, Salih Özsağır, Mustafa Belkıran gibi, bazılarının “pamuklular” diyerek, bazılarının sistem içinde idareci olmaya yakıştıramadıkları ilim ve dava sahibi arkadaşları idareye almada vesile olduk. Sağ olsun Hüseyin Bey müspet hiçbir arzumuzda bizi kırmadı.

Sene sonu gelince, yapabileceğimi yapmış olmanın huzuru ile en baştan dediğim gibi idarecilikten istifa ederek çok sevdiğim öğretmenliğe tekrar döndüm. 09.05.1989. İsteseydim, yaz tatilini makamda geçirebilirdim. Ama herkes planını yapsın, okul idarecisini tatilde iken belirlesin, eğitim yılına hazırlıklı geçsin ve ben de istemediğim idarecilik boyunduruğundan bir an önce hürriyetime kavuşayım diye eğitim yılı biterken bu görevden ayrıldım.

Bu ayrılışı Hüseyin Bey istemedi ama beni tanıyordu. Karar verdim mi, yanlış olduğu ispatlanmadıkça, o kararımda azimle sebat eder dururum. Bir de bazı konularda ben daha fazla denetim ve işi aksatanlara yasal işlemler istiyordum. O ise yasalar ve mevzuat izin verse de bazı işlemleri bu şehirde yaşayan birisi olarak yapmanın zorluğundan ve özellikle de öğretmen arkadaşlar için kışla gibi bir disiplinin nahoşluğundan bahsediyordu. Bana göre okulun selameti için bazı insanları kırmak gerekiyorsa bundan kaçınılmamalıydı. Asıl olan ilkelerin iktidarı idi. Bu yönetimde metot farkı şimdi olmasa da ileride aramızda sorun olabilirdi. Zaten benim idarecilikte gözüm yoktu. Şartım da bir seneydi. Bu şartımı hatırlatarak aramızda hiçbir kırgınlık olmadan kucaklaştık, ayrıldık.

Ben daha sonra orada öğretmen olarak kaldım, Hüseyin Bey görevine devam etti. Biz her zaman yanındaydık. Her hayırlı işinde mutlak destekleyicisiydik. Bu makamlar elbette fani makamlardır. Tez gelir geçerler. Nihayet bunlar bir siyaset işidir. Ona dayanmadan buralarda kalmak zordur. Sizi destekleyen yönetim gittiğinde siz de hiç üzülmeden gitmeye hazır olmalısınızdır. Hüseyin Beyi bu konuda da çok olgun gördüm.

 

Müdür ve İktidar İlişkileri

Nitekim onun müdürlüğünü isteyen iktidar ortamı değişmişti. Özal Çankaya’ya çıkarken geride bir kargaşa bırakmıştı. Şehirde de durum değişiyordu. Kendisinin de başında sağlık sorunları ve bazı durumlar vardı. Bu ortamda 1989 da müdürlükten alındı ve yerine arkadaşı Mustafa Koyuncu atandı. O bunu dert etmedi, kimilerinde görüldüğü gibi üzülüp yataklara düşmedi. Güler yüzünü ekşitmedi. Emekli oluncaya kadar aynı okulda neşeyle öğretmenliğini yapmaya devam etti.

Şimdi emeklilik hayatının tadını çıkartmaktadır. Darende cemaatinin eğitim hizmetlerine katkı sunmaktadır. Aynı zamanda elektrik işinde çalışan şirin ve yakışıklı evladının yanında durarak dostlarıyla sohbet etmektedir. Allah razı olsun, senede bir dostlarını yemeğe davet eder, sevenlerini bir araya getirir. Cömert hanımının marifetli elleriyle hazırladığı Maraş’ın en güzel yemekleriyle sofrasını donatır, içilen çaylar eşliğinde tatlı sohbetlere vesile olur. Bu seneki sohbete (22 Ocak 2019) ağır bir girip hastalığı geçirmem yüzünden katılamadım ama aklım hep onlarda kaldı. Bakalım, gelecek seneye çıkan canlar öğünsün!

O dönemde yaşadığımız acı tatlı bazı olaylar vardır. Bir kısmı mezarlık sır. Bir kısmı bahse değmez. Bir kısmını da yeri gelince anlatırım. İşte onlardan birisi.

 

Nasihat Gizli Olmalı  

Bu arada Sait Kırmacı’nın aynaya bakarak söylediği bir sözden ötürü “ileride anlatırım” diyerek bir çapsız müdürden bahsetmiştim. İşte şimdi yeri gelmişken şimdi onu anlatabilirim.

Hani ataların dediğine göre “arife tarif gerekmezmiş”, “arif olana işaret yetermiş.” Adam olana sözlü uyarı bile gereksizdir. Bir surat asma, bir bakış, hatta bakmayış, bir kaş göz hareketi, bir jest ve mimik bile yeter. Hele de insanlar içinde birisinin kusuru asla yüzüne vurularak utandırılmaz, ayıbı söylenmez ve ikaz edilmez. Değilse adam kabullenmez hatasını, benliği kabarır, egosunu savunur, hatta üstüne fazla gidersen isyan eder.

Çünkü başkalarının yanında küçük düşürülen adamın nefsi kötü yaralanır. Acısını dindirmek için de ister istemez nefsinden yana çıkar. Sen haklı da olsan, hatta o haklı olduğunu bilse bile, böyle bir durumda o yine kendini savunur.

O yüzden nasihat veya uyarı yapmak isteyenler, bunu yalnız yerde, tenhada muhatabıyla baş başa kaldıklarında yapmalıdırlar, ille de gerekiyorsa tabi. Yoksa onların amaçları nasihat veya uyarı değil, kendi egosunu tatmin ile karşıdakini rezil ve kepaze etmektir. Çok mecbur ve muztar durumda olanlar belki hariç, buna kimse katlanmaz.

Biz bu yüzden ciddi uyarmak istediğimiz bir öğrencimizi bile sınıfta değil, çağırdığımız tenha ve yalnız bir yerde uyarırdık. Öyle yaptığımız her defasında da uysallık ve fayda ile karşılaştık. Kabahatini anlayanın özür beyanı ile karşılaştık.

 

Müdür Etmişler İşte

Hani bir deyişimiz vardır, "Sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış". İnsanların kötü huylarını, kusurlarını veya gerçek yüzlerini hemen kolayca belli etmediklerini, bu nedenle bir kişi hakkında karar verirken veya yargıda bulunurken acele edilmemesi gerektiğini anlatır.

Bunu niye söyledim?

Anlatayım. Biz iyiliğine kötülüğüne karışmadan, oturduğu makamı dolduracak bilgiden başka ahlak, idare, hikmet, usul ve maslahatı kıt bir adamdan acı bir hatırayı paylaştık Hüseyin Hocamla.

Bir gün daha ilk derse girmek için dışarıda öğrencileri topladığımız anda okula Milli Eğitim Müdürü Elvan Şahin Bey gelmişti. Henüz okul müdürü de yoktu. Bu adam ilkokul öğretmenliğinden particilik marifetiyle müdür olmuştu. Gurur ve kibir küpüydü. O zaman mecburen ve muvakkaten müdür başyardımcısı olmuştum. Ben öğrencileri toplamış, onlara güzel bir konuşma yapıyordum. Onu görünce müdür yardımcılarına “ilgilenin” diye işaret ettim. Ben de konuşmayı kısa keserek işi bitirdim. Odama vardığımda bu kalorifer dairesini teftiş etmiş yeni geliyordu. Odama buyur ettim. Bu arada zil çaldı. Ben:

- Çay kahve ne alırsınız? Dedim.

Telaşla ayağa kalkarak dedi ki:

- Oturmayalım. Ben Cemal Nar’ın dersine girmek istiyorum.

Ben hayretle gözüne bakınca gaf yaptığını anladı ve açığını düzeltmeye çalıştı:

- Pardon Cemal Bey, ben Hüseyin Bahar demek istemiştim.

“Anlaşıldı”, dedim ben, ama içimden. Adam bize kafayı takmıştı belli. Telaşla küp içindekini sızdırıverdi. Dışımdan da:

- Peki, buyurun sizi götüreyim, dedim.

 

Yılanın Sevmediği Ot

Aynen atasözünde olduğu gibi olacağını nereden bilebilirdik? Beraberce odamızdan çıktık, dersliklere yöneldik. Olacak ya, öğretmenler odasının kapısında okulumuzun bilgili, sevilen ve sayılan, yaşı ve başıyla herkesin abisi konumunda olan Hüseyin Bahar hocamızla karşılaştı. Hocamızın sakalı üç günlük tıraş gibiydi. Müdür onu oturduğu mahallesindeki Devecili Camiinde vaaz etmesinden tanıyordu. Kim bilir ne kadar vaazını dinlemiştir.

Bu arada onu gören öğretmenler de ister istemez durup onu istikbal ettiler. Fakat çapsız müdür o kadar öğretmenin içinde okulun en sevilen yaşlı hocasına sert bir tonla sordu:

- Ne bu tıraş? Niye sabah tıraş olmadın? Hasta mısın?

Hatta sormuyor, kendince azarlıyordu. Be münasebetsiz adam, talebelerin de gelip geçtiği, öğretmenlerin de biriktiği o koridorun başında sen bir öğretmene nasıl sesini yükselterek konuşabilirsin?

Hocamız mülayim insandı, kolay kızmazdı. Fakat ortam başkaydı. Hiç alttan almadı. Haysiyet ve şerefi olan hiç kimse alttan alamazdı zaten bu kabalığı:

- Hayır, hasta değildim, öylesine tıraş olmadan geldim.

- Nasıl böyle gelirsin?

- Gelirim Beyefendi. Siz niye böyle sesinizi yükselterek konuşuyorsunuz? Kibarca uyarınızı yapar gidersiniz. Yok, isterseniz cezası neyse onu verirsiniz. Yoksa bu kadar öğretmen ve öğrenci içinde bize böyle hitap edemezsiniz!

 

Rezalete Engel Olduk

Söz böylece yok yere uzadı gitti. Neyse, ben olayı uzatmayacağım. Rezil olan kaba saba adam derse girmekten vaz geçerek müdür odasına yürüdü. Bu arada müdürümüz Hüseyin Güçlü Bey makamına gelmişti.  Öfke ve hırsla onun odasına giren Milli Eğitim Müdürü acele daktilo ve yazıcı memur istedi. Soruşturma açacağını söylüyordu. Olan bitenden habersiz bizim müdürü “hayırdır” diyerek olayı sordu. Ona anlatırken adam biraz sakinleşmişti. Bunu fırsat bilerek ben durumun vahametini izah ettim.

- Sayın müdürüm! Hüseyin Bahar gibi okulun en sevilen ve sayılan, adı İmam hatip ile özdeşleşmiş bir hocaya siz soruşturma açarsanız, bu sadece bu okulda değil, belki bütün okullarda, hatta şehirde bile çalkalanmaya sebep olur. Halk bunu anlamaz ve tepki duyar. İşin içine ister istemez siyasiler girmek zorunda kalır. Az işten çok iş çıkar. Bundan da herkes zarar görür. Siz müsamaha gösterir, hoşgörülü davranır ve soruşturmadan vaz geçerseniz, biz de onunla konuşur, kendisini münasip şekilde uyarırız. Siz isterseniz ileride yine gelir onu teftiş edebilirsiniz.

Bunlar hem nalına hem de mıhına vurulmuş sözlerdi. Zira bir yandan hoş görü isterken öbür yandan üstü örtülü tehdit idi. Kendisini makamına yakışmayan basit hareketiyle herkesin gözünde küçük düşüren müdür, daha fazla rezil olmamak için uyarımı dinledi. Ama ekâbirliği de elden bırakmadı:

- Öyleyse bir hafta sonra tekrar geleceğim, yine öyle görürsem kimseyi dinlemem, cezasını veririm, diyerek güya onurunu kurtardı.

Öfkeyle gitti ve yakın zamanda bir daha da gelmedi.  Basit bir çapsız hareketi koca müdürü gözümüzde bitirmişti. Ne derler, itibarı kazanmak zordur ama bitirmek çok kolay!

 

Hastalıklar Emeklileri Sever

Bir gün Serin Tepe hastanenin kalabalık koridorlarında bir ses “Cemal Hocam” dedi. Dündüm baktım, Hüseyin Hocam ve Muhtereme eşleri. Hal hatır sorduk. İkimiz de durumumuzu anlattık. Bir muhabbet ve dua ile ayrıldık.

Ondan kısa süre sonra duyduk ki hocamız bir beyin kanaması geçirmiş. Uzun bir müddet yattıktan sonra iyileşti. Bir gün tutuklu sesiyle telefonda beni aradı. Sesiyle bayram ettim. Arada bir konuşuyorduk. Ona, videolarla Kur’an hatmini kendi sesinden kaydetmesini tavsiye etmiştim. Hem ibadet, hem hayırlı bir meşguliyet, hem de geriye güzel bir yadigâr olur dedim. Sevindi, iyi fikir dedi.

Yine aradan yıllar geçti. 6 Şubat depremini yaşadık. Farklı şehirlerde kaldık az da olsa. Sonra geldik, telefonla da olsa hal hatır sorduk, muhabbet ettik.

Bir gün şu hocamı bir arayayım dedim. Telefona cevap vermedi. Büyük oğlunu aradım, çıktı. Selam kelamdan sonra babasını sordum. Yanında olabilirdi.

- Bilerek mi aradınız?” dedi.

- Hayırdır, ne bilgisi?

- Hocam, babam yoğun bakımda. Doktorlar umut vermiyor. Yani durumu çok ciddi.

O acıyla kapattım telefonu. Dua ettim, “şifa ver Rabbim, incitme” diye. Facebooktan da dua istedim dostlardan üstü örtülü. Fakat çok geçmedi, sosyal medyaya ateş düştü. Her yerden taziye mesajları yağdı. İşte KAMİMDER’in mesajı:

“İmam Hatip Lisesi’nde uzun yıllar idarecilik yapmış, zor dönemlerde bir neslin yetişmesine vesile olmuş kıymetli hocamız Hüseyin Güçlü vefat etmiştir. Cenazesi, 21 Ocak Çarşamba günü, öğle namazını müteakiben Abdulhamithan Camii’nden kaldırılarak Şeyh Ali Sezai Efendi Mezarlığı’na defnedilecektir. Taziyeler 22–24 Ocak 2026 tarihleri arasında KMBB Mahmut Babuçcu Taziyeevi’nde (Müzdelife Camii altı) kabul edilecektir. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyoruz.”

Amin, Ya Rabbe’l Âlemin…