​​​​​​​HÜSEYİN AVAN HOCA VE İKİ CEZA YOLDAŞI

Andırın’a vardığımda dostlar arasında en çok konuşulan konu, mahkemede yargılanan ve ceza alan üç hoca efendi meselesiydi. Bunlar bir önceki Müftü Recep Çoban, vaiz Şener Bey ve Kur’an Kursu Hocası Hüseyin Avan. Seçim atmosferinin etkisi de olmuş, bu üç hoca “CHP aleyhinde siyaset yapmak ve cumhuriyet aleyhinde faaliyet göstermek” gibi beylik suçlardan mahkemeye verilmiş ve ceza almışlardı. Arkadaşlar bu konuda ne yapılacağını konuşuyor, ama ellerinden bir şey gelmiyordu. Birden aklıma bir fikir geldi. Dedim ki:

Üç Hocaya Ceza

Andırın’a vardığımda dostlar arasında en çok konuşulan konu, mahkemede yargılanan ve ceza alan üç hoca efendi meselesiydi. Bunlar bir önceki Müftü Recep Çoban, vaiz Şener Bey ve Kur’an Kursu Hocası Hüseyin Avan. Seçim atmosferinin etkisi de olmuş, bu üç hoca “CHP aleyhinde siyaset yapmak ve cumhuriyet aleyhinde faaliyet göstermek” gibi beylik suçlardan mahkemeye verilmiş ve ceza almışlardı. Arkadaşlar bu konuda ne yapılacağını konuşuyor, ama ellerinden bir şey gelmiyordu. Birden aklıma bir fikir geldi. Dedim ki:

- Beni size Allah gönderdi. Galiba bir şeyler yapabiliriz.

- Ne yapabiliriz?

- Bu davayı Ankara’dan, Yargıtay’dan bozdurabiliriz.

- Buna nasıl gücümüz yeter ki? Oralardan kimseyi tanımıyoruz.

- Bunu bendeniz yapabilirim. En azından deneriz. Siz biraz rüşvet için para bulabilir misiniz?

- İstediğin para olsun hocam. Ondan kolay ne var!

- Öyleyse bana biraz müsaade ediniz. Köyüme gidip geleyim, size bir bilgi veririm.

- Allah Allah, çatlatma bizi hocam, köyünle ne alakası var bu işin?

- Gelince anlatırım.

- Hadi o zaman. Dört gözle bekliyoruz.

Ben genellikle hafta sonlarını Hartlap’ta geçirirdim. Gittim, babamla ve Sait Öztürk Hocamla konuştum. “Olabilir” dediler. Ben de faaliyete geçtim.

Nereden Bu Cesaret

Efendim, Sait Öztürk bizim köyde bir ilkokul öğretmenidir. Aslında Ankara’dan çok zengin bir adamın, sevgili Mehmet Öztürk abinin evladıdır. Ulus’ta, Anafartalar çarşısında giyim üzerine bir mağazası vardır. Mehmet abinin çiftlikleri yanında uluslararası nakliyat şirketi ve taşımacılıkta filoları vardır. İlkokul mezunu, doğru dürüst okuması bile olmayan bu adama Allah Teâlâ serveti vermiş te vermiş. Bu arada eşi vefat etmiş, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten bir de kızı olmuş. Genç, güzel alımlı bir kız. Fakat Sait Hoca bu yeni duruma pek alışamamış, babasıyla bazı sorunlar yaşamış. O da iş yerini güvendik birisine teslim ederek öğretmenliğe müracaat etmiş, babasına kahrederek Ankara’dan ayrılmış. Gele gele tayini de bizim köye çıkmış.

Tabi köyde bir öğretmen elbette babamla ve benimle tanışacak, kaynaşacak, mutlu yaşayacaktır. Kendisi iri yarı, neşeli, kaygısız, hoş sohbet birisidir. Hanımı da öyle cana yakın, ailemize uyumlu, anam ve bacılarımla kardeş kardeş yaşayan birisidir. Arada bir babası Mehmet Bey de gelir, ailecek sohbet ederiz. İki baba çok iyi anlaşırlar. Derken ben de tanıştım.

Bana takılırdı. “Bizim oraya gel. Bu köyde verdiğin vaazlardan iki kere Ramazanda vaaz ver. Kamyonla hububat ve eşya ile döner, zengin olursun. Ben kefiliyim. Burada harcanıyorsun” diye takılırdı. Hatta Ankara’da işim olduğunda Kocatepe’de, eski Diyanet binasına yakın yerdeki evlerinde misafir olmuş, yatmıştım. Beni çok iyi ağırlamışlardı ailecek.

Biz bu sohbetler arasında onun anlattıklarından bir şey öğrendik. Yargıtay ile arası çok iyiymiş. Hatta bir ortağı bir cinayete karışmış. Onu birkaç sene yatmakla kurtarmış. Ortağı kızıyormuş. “Sen istersen beni hiç yatırmazsın” diyormuş. “Olur mu yahu?” diyordu.

O zamanlarda, yani 1977 yıllarında devlet gibi bütün kurumlar da laşka olmuştu. Üst düzey yargıdan çok şikâyetler duyuyorduk. Hatta yargı ile İskenderun Soğuk Oluk hikâyeleri birlikte anlatılır olmuştu. Biz bütün bunları Mehmet Abiden duyuyorduk. Acaba bize de yardım edebilir miydi?

Gözümde Küçülen Devler

Konuştuk. Anlaştık. Bir başvuracaktık. Andırın’daki dostlara durumu anlattım. Benim cebime yüklü bir para koydular ve Hüseyin Avan Hocamla beraber Ankara’ya yolladılar. Bu sefer orada buluştuk, konuştuk.

Mehmet abi neşeliydi ve bize epey takıldı. Yok, rüşvet haram değil mi, yok bunlar başka şeyler de isterseler ne olacak falan filan.  Yargıtay’a doğru yollandık. Yolda Mehmet abi pahalı bir içecek aldı ve bana dönerek “sen görme!” dedi.

Nihayet binaya girdik. Biz bir salonda bekledik. Etrafta hep tam tıraş, Fransız tipli insanlar var. Bana ve börklü, sakallı Hüseyin hocaya garip garip bakıyorlar. Derken beni bir odaya davet ettiler. Koca masada gözümde dev gibi büyük gözüken bir adam “Buyurun Cemal Bey” diyerek bize bir koltuğu gösterdi. O zamanlar zayıftım. O koca meşin koltuğun çeyreğini dolduramadım herhalde. Yatsam yatak olurdu. O koca koca adamlardan iltifatlar alıyordum. İçimden paraya ve rüşvete küfrediyordum. Bunlar dışarda bizi muhatap mı alırlar? Ah şu para ah! Birden koca Yargıtay üst düzey yargıçları gözümde küçüldü, küçüldü, karınca gibi bir mahlûka dönüştü.

Her neyse, izin alıp çıktık. Mehmet abi müjdeledi. Dava önce bozulacak, sonra yeni mahkeme bir şekilde uyarılacak, bu sıkıntı bitecek inşallah. Çok sevindik. Bu arada gelmişken orada hemşerimiz Mustafa Kanadıkırık beyi de ziyaret ettik. O da sorunca durumu anlattık.

Zamanımız vardı, Kocatepeye yakın bir yerde Mavera dergisinin merkezine gittik. M. Akif İnan, Cahit Zarifoğlu ve Ersin Gürdoğan Beylerle biraz sohbet ettik. Akşam olmuştu. O gece Diyanet’in misafirhanesinde kalıp yarın dönecektik.

Şaka Yapalım Derken

Oraya doğru yollandık. Ulus’tan Tandoğan’a doğru giderken hava karardı. Biz vaziyetin gereği çok sevinçli ve neşeliydik. Hüseyin Hocam benim bir adım gerimden geliyordu. Birden önümüze pavyon reklamları çıktı. Baktım sağ tarafta, biraz enginde pavyonlar var. O neşenin verdiği muziplikle yönümü aşağıya çevirdim. Bekliyorum ki Hüseyin Hocam “Nereye gidiyoruz?” desin. Demedi. Demeyince de şakanın tadı çıkmaz ki!

Neyse, biz vardık gece kulübünün kapısına. Kapıda izbandut gibi iki fedai önce garip ve şaşkın bize, sonra birbirlerine baktılar. Birisi kaş göz ile “ne var?” dedi bana. Ben de başımla “içeriye” dedim. Birbirlerine tekrar baktılar fakat hiç seslenmediler. Hüseyin Hocam sakalı, dalgeçe yelekli takım elbisesiyle tam bir hoca. Ben ise bıçkın gibi bir zamane delikanlısı. Bir ona bir bana bakıyor adamlar. Herhalde içlerinden “zampara ağa ile kahyasıdır” demişlerdir. Bense hala Hüseyin Hocamdan “yahu nereye gidiyoruz?” sorusunu bekliyorum. Demiyor mübarek. Bu sefer ben zor duruma düştüm. Ava giderken avlanıyor muduk yoksa? Arkadaş, bu şakayı yaptığıma bin pişman oldum.  İçimden “oldu olacak, hadi biraz daha dayan, şu koridor bitsin” dedim kendi kendime. Kapıdan uzunca bir koridora girdik. Etrafımız şarkıcı ve dansöz afişleriyle dolu. Görmüyor mu bu resimleri diye baktım, görüyor, ama sormadan bir adım gerimden sessizce beni takip ediyor.

Ya Rabbi, şimdi koridor bitecek ve biz herhalde pavyona girmiş olacağız. Artık buradan ötesi şaka kaldırmaz. Rezil olmanın âlemi yok. Burada durmalıyız. Durdum, hoca da durdu.

- Hocam, nereye gidiyoruz biz?

- Ne bileyim ben!

- Yahu sen etrafına hiç bakmıyor musun?

- Bakıyorum.

- Ne görüyorsun?

- Aşufte karılar!

- Eee, daha nereye gidiyorsun?

- Yahu benim de kafam karıştı ama içimden “Cemal Hoca kötü yere götürmez. Bir bildiği vardır” diyerek seni takip ediyorum.

- Allah Allah! Hocam bu kadar da saflık olur mu yahu! Neredeyiz biz biliyor musun?

- Yook!

- Yahu burası pavyon pavyon. Şu koridoru geçtik mi cehennemin ortasına düşeceğiz!

- Aboovvvv!

- Abov ya! Andırın’da senin pavyona gittiğini duysalar ne yaparlar?

- Deme hocam yahu! Vallahi benim suçum yok. Ben Cemal Hocayı takip ettim der çıkarım.

- Hadi geri dönüyoruz. Bir şaka yapayım derken rezil olacağız.

Döndük. Kapıdaki adamlar yine şaşkın şaşkın bize bakıyorlar. Ama biz gülmekten onlara bakmıyoruz bile. Rahmetli öyle saf ve yoldaşına güvenen bir insandı.

Soğuk Oluk İstiyorlarmış

Gerçekten de dava önce bozuldu. Sonra yeniden yargılandılar ve beraat ettiler. O yaz Mehmet abi köyümüze gelince arkadaşlara durumdan bahsettim. İlle bu efendiyi görüp teşekkür edelim dediler ve Andırın’dan bir ekip geldiler. Bakırcı, Kadir Ahmet, Mustafa Zengin, Necip Nurdoğan abi, müftü efendi falan. Mehmet abiyle sohbet ettiler. Tekrar teşekkür ettiler.

Fakat umulmadık bir şey oldu. Mehmet abi dedi ki:

- Arkadaşlar, bu iş henüz bitmedi.

- Yani?

- Adamların başka istekleri de vardı.

- Ne gibi?

- Bir de Soğuk Oluk istiyorlar. Ben bunu Hocaya diyemedim ama sizin adınıza söz verdim.

- Olur mu öyle şey? Her şey oldubitti kardeşim!

- Siz bilirsiniz. Arada Cemal Hoca var. Gerekirse külfeti ben çekerim, ama sözümüzden dönemeyiz. Bizim bu adamlara her zaman işimiz düşer.

O zaman arkadaşlar bir münakaşaya girdiler. Hele Necip abi asla susmuyordu. “Böyle bir çirkin işe biz para veremeyiz” diyordu. Bazıları da “Ne yapalım. Üç tane dava arkadaşımız. Üç tane hocamız. Bunların kurtulması için her şeyi yapmamız gerekir. Rüşvet de haramdı ama verdik. Ha rüşvet, ha Soğuk Oluk” diyordu. Baktım, babam da onları destekliyordu.

İçimden gülmeye başladım. Aslında böyle bir istek falan yoktu ama benim Hüseyin Hocama yaptığımın benzerini şimdi Mehmet abi yapıyordu.  İşin gırgırındaydı ve tadını çıkarıyordu. Epey sonra herkes de bunu anlayınca bayağı güldük.