HALİL KİRİŞÇİ BEY

Halil Bey okulda benden daha uzun boylu ve kalıplı, hatta yakışıklı birisi olarak aslında kıskanmama sebep olabilirdi (!) fakat o kadar yumuşak huylu, güler yüzlü ve tatlı dilli ki, bunları gördükten ve biraz sohbet edip konuştuktan sonra kıskanmanıza bahane kalmaz. O güler yüzü ve tatlı dili ile herkesi kendisine celp edebilir. Fakat çok nazlamaz da. Gelen gelir, giden gider. Ancak okul bülbülleri müstesna.

İyi Bir İdareci

Halil Kirişçi Bey (1948 - 2022) Nahırönü mahallesindendir. İlkokulu ben de o mahallede okumuştum. O yüzden mahalleli sayılırız. Arada bir mahallede görsem de İmam Hatibe tayinim çıkmadan evvel tanışıklığımız yoktur. Namını İmam Hatipte okuyan arkadaşlardan duyardık. Bir de mesela Ömer Faruk Paksu, Yaşar Alparslan gibi hocalarımızdan gençliğinde akıllı, zeki ve iyi bir öğrenci olduğunu duymuştum. Benim tanıdığım yıllarda ise uzun seneler idarecilik yapmasından mütevellit ilim ve hocalık gitmiş, akıllı ve iyi oluşu kalmıştı. Okulumuzun demirbaş muavinlerindendir. Onu geldim muavin gördüm, gittim muavin gördüm.

Halil Bey okulda benden daha uzun boylu ve kalıplı, hatta yakışıklı birisi olarak aslında kıskanmama sebep olabilirdi (!) fakat o kadar yumuşak huylu, güler yüzlü ve tatlı dilli ki, bunları gördükten ve biraz sohbet edip konuştuktan sonra kıskanmanıza bahane kalmaz. O güler yüzü ve tatlı dili ile herkesi kendisine celp edebilir. Fakat çok nazlamaz da. Gelen gelir, giden gider. Ancak okul bülbülleri müstesna. Onlar her zaman odasındadır. Sigara yasağı gelmeden evvel, ağzında sigara ve dudağında tebessüm ile konuşmayı nasıl başarır, hayret ederdim. Fakat onun bu neşesine rağmen koridorda biri kapısının önünde volta atarak şarkı söyler:

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de abestir diyerek sitem-i hâre tehammül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül .

Ellerle o zevk etti ben âteşlere yandım
Çektim o kadar cevr ü cefâsın kim usandım
Derlerdi kabul etmez idim şimdi inandım
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül.

Biz de bu manzara karşısında neşelenir güleriz.

Halil Kirişçi Bey meslekçi oluşu elbette özel hayatına yansımıştır. Lakin cemiyet hayatında yoktur. İslam'a davet ve bir kısım sosyal hizmetlerde ona rastlamadım. Onu bir camide vaaz verirken, bir dernekte, vakıfta, ocakta, bucakta herhangi bir kültürel faaliyetlerde görmedim. Sadece okuldaki işini yapar. İyi de yapar. Rutin işlerinde tertipli ve düzenlidir.  Fakat ilginçtir, işinden başka hiçbir şeye de el atmaz. Tıpkı iyi bir esnaf gibidir, iş yerini zamanında açıp kapatır, işini aksatmaz, gayet de iyi yapar, fakat işinden başka bir şey de yapmaz.

Yıllar İçinde kendisine çeşitli okullarda müdürlük teklif edilmiştir. İstese yapabilir de ama asla istemez. Çünkü ona göre bu fazladan ve fuzuli bir kısım işleri gereksiz yere yüklenmektir, hiç işine gelmez.

Halil Bey'in öğrencilerle de arası iyidir. Tatlı Sert bir idare tarzı vardır. Tehdit ederken güler. O yüzden öğrenciler onu sever. Demirbaş bir idareci olması hasebiyle okulun hemen her öğrencisinde bir hatırası vardır. Kim bilir kaç öğrencinin dosyası elinden geçmiştir. Sayılarını tam bilemem ama belki de yüz bine yaklaşan bir öğrenci kitlesine idareci bir öğretmen olmak, cidden düşündüğünde insanı derinden ürpertiyor. İnşallah hocalarına bir hayır duayı, bir Fatiha’yı unutmazlar.

Daha önce merhum müdürümüz M. Sait Kırmacı için yazdığımız hatıralarımızda anlattığı bir olayı, orada okumamışlar için buraya alıyorum. Çünkü anlatan kendisi:

Müthiş Bir Hikâye

Şaban Gebel Hocamız beraber çalıştığı öğretmen arkadaşlarını bir gece toplar, ikramlar sunar, eski günleri yâd eden tatlı hatıralarla süslenmiş muhabbet dolu sohbetlere vesile olur, mümkün mertebe bunu her sene bir kere yapar sağ olsun.

Sanırım 2016 yılındaydı. Yine böyle bir toplantı olmuştu. Okulun idareci ve öğretmenlerinden hepsi de emekli olmuş mümtaz bir cemaat vardı. Yedik, içtik, neşeli saatler geçirdik. Tam bu neşenin ortasında Halil Kirişçi Hocamız söz aldı:

- Dinleyin arkadaşlar. Size yaman bir olay anlatacağım. Sene sanırım 1981 gibiydi. Yani bu Cemal Nar Hoca var ya, okula yeni gelmiş, pek tanımadığımız bir öğretmendi. Bir gün sene sonunda yapılan Arapça sınavının komisyon öğretmenleri ve idareciler tarafından toplu değerlendirilmesi öncesinde baktım, bizim matematikçi İsmail Davarcı’nın kardeşi bir tek Arapça’dan sınıfta kalmış. Fakat bu çocuk bu kurtarma sınavına da girmemiş. Kesin kalacak. Acıdım. Buna bir iyilik yapmak istedim. Müdürümüz Sait Beye gittim. Durumu ve niyetimi anlattım. Rahmetli sordu:

- Ne yapacaksın?

- Sene sonunda yapılan sınava girmiş ve geçecek kadar orta bir not almış gibi göstereceğim.

- Ders öğretmeni kim?

- Cemal Nar.

- O ne der bu işe? Görüştün mü?

- Ne diyecek! Daha dün okula gelmiş bir öğretmen. Haberi bile olmaz.

- Sen bilirsin. Başımıza iş açmayacaksa yap.

- Tamam, sınava girmiş gibi göstereceğim. Yazık, bir dersten kalmasın çocukcağız.

Gittim ve öyle de yaptım. Bütün sınavlar bitti. Şimdi sonuçları ortak değerlendirmek için komisyon üyelerini topladığımız oturumda Arapça sınavının sonuçlarını görüyor ve değerlendiriyoruz. Biraz büyük olduğu için baş muavinin odasındayız. Müdür Bey geldi, masaya oturdu. Ben de yanına bir koltuk çektim. Fakat benim yüreğim hopluyor. Derken çocuğun adını okudum, “beş, geçti” dedim. Kimse itiraz etmedi. Sevindim ama gayri ihtiyari Cemal Hocaya baktım. Dalgın ve derin düşünüyor. ‘Ruhu bile duymadı’ dedim içimden. Sonuçta işi bitirip kalkmak üzereydik ki Cemal Hoca:

- Bir dakika arkadaşlar, dedi.

Ben hemen atıldım:

- Ne var Hoca ya, bizi yorma istersen, zaten anamız ağladı.

- Yok, yoracak bir şey yok da, bir meseleyi dile getirmek istiyorum. Şu Davarcı sınava girmedi. Ama burada beş almış gözüküyor.

İçimden “eyvah, şimdi foyamız meydana çıkacak’ dedim. Bu sorunu rezil olmadan nasıl çözebilirdik?

“Cemal Hoca Bunu Yapmaz”

İsterseniz burada sözü ben alayım. Sonra Halil Beye tekrar veririz.

Sene sonuydu. Bizim birader İsmail yanıma geldi ve saf saf anlatmaya başladı:

- Abi ben Davarcı Hocanın dersinden zayıf aldım. Sınıfta kalacağım. Ancak onun kardeşi de senin dersinden zayıf aldı, o da kalacak. Biz aramızda anlaştık. Sen onu geçirirsen, onun abisi de beni geçirecek.

- Onun abisiyle görüştünüz mü?

- O görüşecek. “Mesele çıkmaz” diyor.

- Mesele çıkmazmış. Peki, ben kabul edecek miyim?

- Abi, kardeşin için bunu yapmayacak mısın?

- Elbette yapmayacağım. Ben kardeşimin ilim öğrenmesi için her şeyi yaparım. Bilmiyorsan öğretirim. Bilmediğim konularda özel dersler aldırırım. Fakat sahtekârlık yapmam.

- Ama abi, böyle yapmazsan ikimiz de kalacağız. Bize yazık değil mi?

- Değil. Hak etmişsiniz, kalacaksınız. Bundan sonra da böyle rezil düşüncelere sapmayacak, çalışıp aslanlar gibi kazanacaksınız.

Bizim İsmail’in böyle saf tarafları varmış demek ki. Beni tanıyan birisi olarak bu teklifi hangi cesaretle nasıl istersin benden? Şaştım kaldım!

Her neyse, derken zamanı geldi, son notları okuyorum sınıfta. Bizim Davarcı yine zayıf almıştı. Zaten çalışmakta gözü yoktu. Bu zayıfla o sınıfta kalıyordu. Bilmiyorum ama haliyle kardeşim İsmail de kalacaktı. Ben notu okuyunca arkadan bir uğultu geldi. Birisi de benim duyacağım kadar yüksek bir sesle:

- Ben size “Cemal Hoca yapmaz” demedim mi? Dedi.

- Kalk bakalım, neyi yapmazmışım ben?

- Bir şey yok Hocam!

- Var var, anlat bakalım.

- Hocam, kardeşlerin olayından bizim de haberimiz var. Sınıf ikiye bölündü. Bir kısmı, “Cemal Hoca yapmaz” dedi. Diğer kısmı da “Yapmayan mı var? O da yapar?” dedi. Biz de heyecanla sonuçları bekliyorduk. Şimdi bizim dediğimiz oldu. Onu dedim arkadaşlara.

- Peki, otur bakalım.

Bir öğrencimin sınıfta kalması elbette beni de üzüyordu. “Sene sonu sınavında bari geçse bu çocuk” diye beklerken, sınava girmediğini gördüm. Abisi Matematik Hocasına sordum:

- Kardeşin sınava girmedi. Bir durum mu var?

- Hocam o burada okumayacak. Kaydını aldı liseye götürdü. O yüzden sınava girmemiştir.

- Deme yahu. Üzüldüm doğrusu…

Şimdi sözü tekrar Halil Beye bırakayım.

 

Bağırarak Bastırmak

Halil Kirişçi Bey anlatmaya devam ediyor: “Şimdi hapı yuttuk” dedim içimden. Müdür Bey tam artist. Heykel gibi sakin duruyor. Hiç belli etmiyor ama içinden muhakkak bana “temizle bakalım yediğin haltı” diyordur.

Neyse, Cemal Hocayı ikna edersek ne âlâ, yoksa bağırarak korkutup susturmak gerekecekti. Daha olmazsa mektepte bir tane hocası var, Ökkeş Karakoç Bey, o da komisyonda. En çok sevdiklerinden Hüseyin Aslantürk de komisyonda. Gerekirse onlara havale ederiz diyorum içimden. Bakalım şimdi ne diyecek?

Dedi ki:

- Emin olun arkadaşlar nasıl olduğunu ben de bilmiyorum, ama bu çocuk sınava girmedi. Bunu çok iyi biliyorum. Sınav esnasında tutanağı tutan Hüseyin Aslantürk kardeşimdir. O hatırlamaz, ama ben iyi biliyorum. Çünkü arkasında bir hikâyesi var. Sonra abisine de sordum, “bu çocuk liseye gidecek, sınava girmedi” dedi.

Ben hemen bastırmak ve sindirmek için atıldım:

- Ne yani, ben mi verdim bu notu?

- Yok Hocam, öyle demek istemiyorum. Ben sadece şunu söylüyorum: Bu çocuk sınava girmedi. Bu notu almış olamaz!

- Böyle demek, “bu notu siz vermişsiniz” demektir. Gel bakalım buraya. Bak bakalım, şu imza ve parafa senin değil mi?

Geldi, baktı baktı ve:

- Tamam, benim, dedi.

- Daha ne?

- Yahu Hocam, bilmiyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum. Bu çocuk kesin sınava girmedi. Bildiğim sadece bu. Bakın, ben size “bu çocuk ille de sınıfta kalacak” da demiyorum. Siz ve komisyon “ille de geçsin” derse ben itiraz etmem. Bir şey yapmak istiyorsanız, buyurun yapın. Benim dediğim sadece şu; bu çocuk sınava girmedi.

- Allah Allah! Adama bak yahu! Tutturmuş bir “sınava girmedi”. Şimdi bir daha bak şu evraka. Bu imzalar sizin değil mi? İşte şu imza senin değil mi?

- Evet, benim. Ama Hocam neden anlamıyorsunuz, bu çocuğun sınava girmediğini abisi de biliyor. İhtimal dışardadır. Çağırın gelsin, ona da sorun lütfen.

- Sen onu bunu boş ver. Bu imza senin mi, değil mi?

- Yahu benim ama imza dediğin nedir? Her zaman benzeri atılır.

O zaman tam sırası gelmişti. Hışımla ayağa kalktım ve bağırdım:

- Lan sen bana “sahtekâr” mı diyorsun? “Benim yerime sen imza attın” mı diyorsun?

- La havle vela kuvvete illa billah. Yahu Hocam, nereden bileyim ben kimin attığını? Bildiğim tek şey, bu çocuk sınava girmedi. Buna rağmen “girdi” diyorsanız, baştan dedim, benim itirazım yok. Demez olaydım, nerden dedim yahu. Girmedi işte. Bu çocuk sınava girmedi.

O zaman Müdür Bey devreye girdi ve ona bağırarak gözünü korkutmak istedi. Arkadaş, çetin cevize çatmıştık, o da aynı tonda Müdüre bağırmasın mı? Haydaa! İşler iyice sarpa sardı. O bağırdı bu bağırdı, odada sesler yükseldi, söz ayağa düştü, büyük bir rezalet yaşandı. O zaman müdür son defa bağırdı:

- Derhal zabıt tutun. Bu komisyonu dağıtacağım. Bakalım her birinin soluğu nereden gelirmiş? Böyle komisyon mu olur yahu?

Yahu arkadaş, hiç ummazken iş büyüdü de büyüdü. Bir avuç kartopu yuvarlandı, dağ gibi koca bir çığ oldu, komisyonu da bizi de altında ezecek. İçimden gerçeği biliyorum, ama diyemiyorum ki. Artık olayı Müdür Beyin iş bitirme kabiliyetine havale ettik. O zaman Müdür Bey odasına Ökkeş Karakoç Beyi çağırdı.

- Bu işi halledin, böyle imzalar atılmış, kimse itiraz etmesin, biz de soruşturma açmayalım. Hepimiz de kurtulalım bu beladan. Git konuş lütfen şu talebenle.

- Olur Hocam, o beni kırmaz, hallederiz.

Nitekim az sonra geri geldi ve “tamam” dedi. Biz de rahat bir nefes aldık. Allah var, adam zaten baştan demişti: “Bir şey yapmak istiyorsanız benim itirazım yok” diye. Ama arkadaş, o zaman samimi değiliz,  nasıl deriz “biz böyle böyle yaptık” diye?” Keşke deseymişiz!

Öğretmenlerin Günahı

Evet, aynen öyle olmuştu. Biz komisyon olarak dışarı atılınca kendi aramızda konuştuk biraz. Diğer komisyon üyeleri de şaşkındı. Olayı hiç fark etmemişlerdi. Benimle idare arasında kalmışlardı. Biraz yorum yaptık. Artık ne olacaksa olacaktı. Ben de çantamı aldım, okulu terk edip evime gitmek için dışarı çıktım. Birden bir ses duydum. Çağıran Ökkeş Bey Hocamdı.

- Cemal’im, ne olmuşsa olmuş. Sen buna itiraz etme. İmzalar aynen devam etsin, bu olay da olmamış sayılsın. Daha fazla başımız ağrımasın.

- Tamam muhterem Hocam. Benim buna daha baştan itirazım yoktu. Bunu açıkça söyledim ya onlara! Şimdi niye itiraz edeyim! Hiç mi hatır için not vermiyoruz! Bu da öğretmenlerin günahıdır maalesef. Allah affetsin.

Bu meseleyi böylece savdık. Şu insanoğluna bakar mısınız, yok yerden kendi başına ne dertler açıyor?

Şimdi yıllar sonra Halil Hocam bunları anlatınca benim de içim rahatladı. Çünkü o olay öyle muğlak kalmıştı. Demek her şey Halil Hocanın merhametinden kaynaklanmıştı. Ama doğrusu usul yanlıştı. Atalarımız “vüsulsuzluk usulsüzlüktendir” derler. Bir usulsüzlük bize ne acılar yaşatmıştı istemeden de olsa. Bir hayret ettiğim mesele de Halil Hocam yıllarca bunu nasıl içinde tutmuş, bir punduna getirerek bize anlatmamıştı!

Yeri gelmişken söyleyeyim, her meslekte bir iç dayanışma vardır. Hepimizde az çok bir adam kayırma, torpil yapma işleri sıradanlaşmıştır. Bizim meslekte de sevdiğin bir hoca veya başkası gelir, bir öğrenci için not ister. Sen de kıramaz verirsin. Yoksa etrafında kırmadığın kalmaz. Hatta öyle arkadaşlar var ki bunu ömür boyu unutmaz. Soğukluğu devam ettirir. Değer mi buna?

Düşünüyorum da “değmez” diyorum. Her isteyene bu yapılmaz, kardeşim örneğinde olduğu gibi. Ama bazen de yaşadığımız bu olay gibi, daha büyük zarardan kurtulmak için yapılır diyorum. Malum, Mecelle kaidelerindendir, iki zarar bir araya gelirse, ehveni ve azı tercih edilir. Biz de zaman zaman böyle istemediğimiz notları vermek zorunda kaldık. Onlar için “Allah affetsin” diyerek tövbe ediyorum. Bu konuda temel ilkelerimizi şöyle bir hatırlayalım mı?

Mecelle’nin başında bazı “külli kaideler” vardır. Bunlar meseleleri halletmede yol gösterirler. İşte bazıları:

18. Madde: İş daralınca genişletilir.

19. Madde: Zarar vermek de, zarara zararla karşılık vermek yoktur.

20. Madde: Zarar izale edilir.

21. Madde : Zaruretler, yasak olan şeyleri muhab kılar.

22. Madde: Zarureten mubah olan şey, zaruret miktarınca takdir edilir.

26. Madde: Umuma zarar veren şeyi def için, hususi zarar tercih edilir.

27. Madde: Şiddetli zarar, daha hafifi ile izale edilir.

28. Madde: İki fesat tearuz edince (çakışınca), hafif olanı işlenmekle zarar bakımından büyüğüne riayet edilir.

29. Madde: İki şerrin en hafifi tercih edilir.

30. Madde: Fesadı def etmek, menfaati celb etmekten daha evladır.

31. Madde: Zarar imkân miktarıyla def edilir.

Vefatı

Nevi şahsına münhasır bu özel insan, emekli olunca sakalını bırakmış, haccına gitmiş, kendi köşesinde huzurla hayatını sürdürmüştür. Gün gelmiş hastalanmış, her fani gibi o da, gönüllerde buruk bir acı, zihinlerde tatlı bir hatıra ile 14 Haziran 2022 de dünyasını değiştirmiştir. Rabbimden kendisine rahmet, yaşayan aile efradına ve ahbabına sağlık ve mutluluklar dilerim.