BEHÇET BÖREKÇİ EFENDİ

Kendisini tanıdım. Kısa kısa sohbetlerimiz oldu. Bende bıraktığı intiba, şöhretten ve yapmacık hareketlerden kaçınan, mütevazı, ihlaslı, salih, hizmet ehli bir gönül adamı olmuştur. Bu yönüyle onu çok sevdim ve saydım.

Köyümüzün Dervişleri

Çocukluğumda bizim köyde ve Kızıldamlar’da İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak (K.S) Hazretlerinin halifesi olan Tabakçı Behçet Efendiye mensup olanlar vardı. Behçet Efendi İhramcızade İsmail Hakkı Efendinin Maraş için vazifelendirdiği muhterem imiş. Vefatından sonra yolunu devam ettirmiş. Ancak Mustafa Direk abimizden duyduğuma göre kendisine rabıta yaptırmazmış. “Biz şeyh değiliz” der, efendisine davet edermiş.

Ben o zat-ı muhteremi tanıdım. Genç bir talebeydim onu tanıdığımda. Sohbet ettik, birbirimizi sevdik. Çok sakin, ağırbaşlı, vakur ama mütevazı, halktan biri gibi yaşayan bir gönül eri idi.  Bende bıraktığı intiba, şöhretten ve yapmacık hareketlerden kaçınan, mütevazı, ihlaslı, salih, hizmet ehli bir gönül adamı olmuştur. Bu yönüyle onu çok sevdim ve saydım.

Bir başka yönden bir nevi tezkiyesini de duymuştum: O zamanlar petrol tankeri şoförlüğü yapan Köylümüz ve akrabamız Hacı Mustafa Direk abimizin de efendisiydi. Ondan ders almıştı ve o yolun ileri gelenlerinden kabul edilirdi ve sık sık köyümüze gelirdi. Bana ders alışını da anlatmıştı. Aklımda kalanları kısaca yazayım:

Tezkiyesi Ulu Yerden

Aslında o da Muallim Abdullah Yiğitalp Efendinin talebesidir. Ondan ders istemiş, alamamıştır. Sonra Cizre’de Şeyh Said Efendi’ye intisap etmiştir. Fakat Cizre çok uzak olunca gidip gelememiş, durumu hocasına anlatmış, Abdullah Efendi de onu ve arkadaşı Bekir Efendiyi dedesinin halifesi Berberzade Ömer Efendiye göndermiş. O da kendisini kabul eder ama “arkadaşının nasibi bizde değil” der. 

Dedem de o efendinin müridi idi ve katıldığı gecelerde sabaha kadar cehri zikir yaptıklarını anlatırdı. Mustafa abi de o gece dervişlerle beraber sabaha kadar zikrederler. Sabaha doğru dağılınca işinin başına döner. Fakat kendisi de tanker şoförüdür. Uzun yola gidecektir. Bilir ki gece uyumazsa şoförlük işinin böyle gitmesi mümkün değildir. Tekrar hocasına dönerek durumu anlatır.

O zaman Abdullah Efendi der ki: “Bizzat Abdulkadir Geylanî hazretleri dedeme gelerek şöyle der: ‘Bizim yol nerdeyse kayboldu. Siz beş dakika da bizim zikrimizi çekin’. Dedem de beş dakika Kadiri dersi yapar ve vazifelilere izin verir.  Bunlar da onu bütün geceye çevirirler. Sen Müftü Efendiye git bir danış”.

Böylece onu o zamanlar hasta yatağında yaşayan Müftü Hafız Ali Görgel Efendiye göndermiştir. O da Hafız Ali Efendiye durumunu arz etmiş ve sormuş:

- Buradan bir şeyhten ders alsam olur mu?

O merhum da:

- Niye olmasın? Sık sık şeyh değiştirmek iyi olmaz ama mazeretin varsa bir mahzuru da olmaz, demiş ve ilave etmiş:

- Buralarda kim var?

O da:

- Tabakçı Behçet Efendi var, falan var, filan var, deyince, hoca efendi, "tabakçı” lakabından ötürü hor görülmemesi gerektiğini ima eder gibi:

- Olsun tabakçı, o bir meslektir, zarar etmez, demiş.

Mustafa abimiz de gitmiş, ondan ders almış. Birbirlerini çok sevmişler.

Hafız Ali Efendi bu "Olsun tabakçı, o bir meslektir, zarar etmez" sözü ile “Tabakçıdan ders al” diye tavsiye etmiş olabilir, “Tabakçı olmasında ne mahzur var?” manasına “olsun tabakçı” demiş de olabilir. Bu da bir işarettir. Sonuç değişmez. Bendeniz, “her ikisi de aynı kapıya çıkar ve bu cümleden Behçet Efendiye tezkiye anlaşılır” diye düşünüyorum.

Yolda Buluşma

Behçet efendiye bağlı olanlar genellikle halk içinde sıradan, samimi ve gariban kişilerdir. Daima dindar cemaatlerle ve hareketlerle beraber olmuşlardır. Görünüşte mütevazı, samimi, olgun, dünyaya karşı ivazsız garazsız insanlardır. Haklarındaki bu hüsn-ü niyetim onun sağlığında hiç değişmedi.

Bir Ramazan bayramı günüydü. Biz duyduk ki Mahmut Sami Ramazanoğlu hazretlerini Medine’ye hicret edip orada mücavir yaşamaya karar vermiş, bu yüzden sayı sınırı olmadan ihvanıyla görüşmeye izin vermiş. Biz de bir grup arkadaşla bu vesile ile İstanbul'a Mahmut Sami Ramazanoğlu hazretlerini ziyarete gidiyorduk. Galiba Keskin’de verdiğimiz bir molada onunla karşılaştık. Ayaküstü kısa ama çok tatlı bir sohbet ederek ayrıldık.

Somun Sizden Çorba Bizden

Bir defa da babamın dünürü Ahmet saçak abinin delaletiyle somunumuzu alıp bağına gitmiştik. Adet öyleymiş, çorba ondan, somun gelenden. Ne güzel günlerdi.

Mustafa Direk abimiz de köye belli zamanlarda gelirdi. O geldiğinde gece veya gündüz meclis toplanır, ilahiler söylenir, sohbetler yapılır, zikir çekilir, hatmi hâceler edilir, çaylar içilir, gönüller ihya ile şâd edilirdi. Yakın köylerden de katılanlar olurdu.

En büyük ve canlı topluluk onlardı. Arada biz İmam Hatipli gençler de katılır, feyz ve muhabbetten nasip almaya çalışırdık, demlenirdik.

Meşrep Taassubu

Fakat sonradan duyduğumuza göre köyümüzdeki bu cemaate Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin Kurs hocaları musallat olmuşlar ve “tarikat ise, biz de aynı tarikattanız, yani nakşîyiz. Ama bizde fazla olarak hem ilim, hem de İslam davası ve Kur’an’ı Kerîme hizmet var. Hem Dereboğazı’nda, bitişik köydeyiz. Size şehirden çok daha yakınız. Uzağa gitmeye ne hacet? Bize geliniz” misali zahirde haklı gibi görünen sözler sarf ederek cemaati kendilerine çevirmişler.

Bir kısmı gitmiş, bir kısmı kalmış, cemaat bölünmüş, işin tadı kaçmıştı. Samimi dervişlerin gönlünü incittiler, ah aldılar. İbret aldılar mı bilmem, “Men dakka dukka” misali daha sonra aynı bölünmeler fazlasıyla onların da başına geldi. Olan köyümüzün dindarlığına ve maneviyatına oldu.

Süleymancılar seçimlerde o cemaati bir daha böldüler. Dindar bir parti varken daha evvel “mason” diye aleyhine çok kötü bir şekilde atıp tuttukları adama oy istediler. Bu ise itirazlara sebep oldu. Hele sohbetlerde bir de alenî olarak o günkü Süleymancı kardeşlerin en büyük ayıbı ve yanlışı olan İmam Hatip düşmanlığı, orda okuyanların “Tokat Bakırı gibi kıpkırmızı kâfir olacağı” sözleri ortamı iyice gerdi. 

Köylülerin İtirazı

Bir defasında rahmetli İsmail Çelik abinin evinde “Güççük Hoca” lakabıyla maruf Mehmet Erçoban Hoca, benim, emmimin ve İmam Hatip Lisesinden bazı arkadaşların bulunduğu bir mecliste bu sözleri aynen tekrar etti. Oradaki köylüler ona bizleri göstererek dediler ki:

- Siz bunlara mı kâfir diyorsunuz? Sabah akşam camideler, ezanımızı okur, namazımızı kıldırırlar. Arada bir vaaz ederler. Allah’tan korkun, bu nasıl olur?

Cevap çok pişkince idi:

- Biz bunlara demiyoruz. Bunlar sağlam. Bunların temelini biz attık. Biz ötekilere diyoruz.

Bir öğretmen olan emmim o zaman bir konuşma yaptı. İslam’da ilmin değerini anlattı. Buna karşı çıkmanın gericilik ve yobazlık olduğunu söyledi. Ne İmam Hatip Liselerinde, ne de düz liselerde okumakla insanın kâfir olmayacağını söyledi. Hocaların ilim tahsiline karşı olmalarının yanlışlığından bahsetti. Velhasıl o güzel cemaat dağıldı gitti.

Yıllar sonra onlardan bir kısmı yine başlarında İsmail Çelik abi olmak üzere Sami Efendi cemaatinin serin sularına sığındılar ve tüm iddialardan, siyasi çekişmelerden ve hizipçilikten uzak duran bu cemaatle kalp huzuru ve itminan bularak sessizce sohbetlere devam ettiler.

Yol Devam Ediyor

Bugün 13 Mart Pazar. Behçet Börekçi Efendinin vefat yıldönümü imiş. Bir program davetiyesi gelmiş ama ama maalesef ben maalesef katılamıyorum. Ama onları bir yazı ile sevindireyim dedim. Bunu davete icabet saysınlar lütfen.

Tekrar ifade edelim ki, Behçet efendiye bağlı olanlar bugün de onun irşadına uygun olarak Hamza Gürdeniz Efendi riyasetinde yollarını devam ettiriyorlar. Genellikle halk içinde mütevazı, samimi dindar kişilerdir. Dindar cemaatlerle ve hareketlerle beraber olmuşlar, aşırılıklardan uzak durmuşlardır. Dünyaya karşı ivazsız garazsız insanlardır. Haklarındaki bu hüsnü niyetim hiç değişmedi.