ALİ DENİZ BEY

 

Ali Bey Ordu İmam-Hatip Lisesinin ilk Müdürüdür ve ilginç bir simadır. Ciddi, vakur, güven verici ama hiç gülmez, bir o kadar da kuşkucu bir tipti. Orta boylu, şişman sayılmayan bedenli, iyice dökülmüş saçları yüzünden başı ayna gibi parlayan birisiydi.

Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinin 13. Müdürü. Hükümet kararıyla Sait Bey Ordu’ya gitmiş, Ali Deniz Bey de oradan buraya gelmişti. Ali Bey Ordu İmam-Hatip Lisesinin ilk müdürüdür ve ilginç bir simadır. Ciddi, vakur, güven verici ama hiç gülmez, bir o kadar da kuşkucu bir tipti. Orta boylu, şişman sayılmayan bedenli, iyice dökülmüş saçları yüzünden başı ayna gibi parlayan birisiydi.

Daha ilk tanıştığımız gün burada kalmayı düşünmediğini, o yüzden evini getirmeyeceğini açıkça söylüyordu. Okulda bekâr kalıyor, kimseyle samimi olmuyor, gerekmedikçe odasından çıkmıyordu. Kimseyle yakın olmaması bizim alışık olmadığımız bir durumdu. Çok resmi davranması giderek temel fıkralarına dönüşüyordu.

Duyduğuma göre bu tür garip davranışlarının altında Kıbrıs savaşının etkisi olmuş. O savaşa katılan gazimiz, ruhen çok etkilenmiş ve bazı huyları çok değişmiş.

Biz giden müdürümüzü biliyorduk. Demek ki onunla karşılıklı değiştirilen de onun gibi değerli bir müdürdür. Fakat biz bunu nereden bilecektik ki? O zamanlar internet denen harika henüz bilinmiyordu. Daha sonra öğrendik ki, eğitim açısından gelen gidenden üstündü. Fakat kırgındı, hizmetlerinin karşılığını görememekten belki öfkeliydi. O yüzden Maraş’ta durumu idare ediyor, kafasına koyduğu geri dönüş için gün sayıyordu. Öyle olunca da kimseyle bir diyaloğu yoktu.

Elbette bu da yanlıştı. Yanlışa yanlışla cevap vermek olmamalıydı. Gidene kadar görevini hakkıyla yapmalıydı. İşler rölantiye alındığı için biz de tez zamanda arzusunun gerçekleşmesine dua ediyorduk.

Sonradan öğrendik ki Türkiye'nin ve Ordu'nun eğitim ve kültür tarihine önemli katkılarda bulunmuş, 1974 döneminin ve sonrasının simge eğitimcilerinden biridir. İstanbul İmam Hatip Lisesi ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü mezunudur.  Tayyar Altıkulaç, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu ve Prof. Dr. M. Saim Yeprem gibi Türk ilim dünyasının ve Diyanet camiasının çok önemli isimleriyle aynı dönemlerde eğitim görmüştür. İstanbul yıllarında yaşayan ilim ve fikir adamlarıyla tanışmış, ilme ve fikre destek için onlara hizmet etmiş birikimli biridir.

Ordu İmam Hatip Lisesi'nde uzun yıllar başarıyla müdürlük yapmış, 28 Şubat süreci gibi zorlu dönemlerde ve imam hatip okullarının gelişiminde üstlendiği birleştirici görev ve tavırla tanınmıştır. Eğitimciliğinin yanı sıra bölgesel hafıza, yerel kültür ve gençlerin entelektüel gelişimi üzerine yaptığı çalışmalarla Ordu'da derin bir iz bırakmıştır.

Ama hiç istemediği bir muameleyle karşılaşınca, ceremesini sanki biz çekmişiz. O eğitimci insan, maalesef bizde yalnızlığı seven, kimseyle ilişki kurmak istemeyen, rutin işlerle yetinen ve hizmetten uzak yaşayan birisi olmuş çıkmıştır.

Bu tavrına bir örnek verelim. Okulumuzun en terbiyeli öğretmenlerinden Mustafa Atıcı Bey bir gün bir düğmelerini iliklemiş ve saygıyla selamlamış olarak bir evrak getirir ve masasına saygıyla koyar. Bir adım geriye çekilerek imzalanmasını bekler. Ali Bey duruşunu beğenmez ve emsali yaştaki Hoca Efendiye:

- Üç adım geride durmalısınız, der.

Mustafa Bey üç adım geriye gider ve ceketinin düğmelerini çözerek önü açık olarak ayakta evrakın imzalanmasını bekler, sonra da alıp arkasını döner ve selamlamadan çıkar gider. Bunu anlatanlar güle güle kırılıyorlardı…

Ortalık Kel Alinin Bağı

Bir gün Arapça’dan sözlü sınav yapıyoruz. İkinci kattayız. Aşağıdan nöbetçi öğretmenler ikişer sırayla öğrencileri gönderiyorlar. Fakat öğleden sonra nöbetçiler izin mi almışlar neyse, yerlerinde yoklar, talebeler ikinci kata dolmuş, gürültü yapıyorlar. Komisyon üyelerinden Erkek abimiz, yani İbrahim Bağrıaçık hoca bir öfkeyle onları susturmaya çıktı ve bağırdı:

- Ne bu gürültü be! Bu ne kargaşa! Niye toplandınız buraya? Olmaz yahu, ortalık Kel Ali’nin bağına dönmüş!

Biz onu çok kızgın bir şekilde beklediğimizden kendi aramızda “hocamızı biraz dinlendirelim, sınavı bu kafayla yapmasın” diye düşünüp konuşurken, tam tersi, o gülerek girmesin mi içeriye?

- Hayırdır abi, biz seni öfkeli beklerken sen kıkır kıkır gülüyorsun!

- Ne olduğunu bilseniz siz de gülerdiniz.

- Ne oldu ki?

- Meğer gürültüden müdür bey de rahatsız olmuş. Buraya doğru geliyormuş. Ben öğrencilere tam da “ortalık Kel Ali’nin bağına dönmüş” diye bağırırken merdivende onun kel başını görmez miyim! Bana baktı baktı ve hışımla oradan geri döndü gitti.

Biz de başladık gülmeye:

- Aman ne tesadüf!

- Deme gitsin yahu! Adam şimdi kendisine bağırdığımı zannederse ayıp olur. Neyse, bizim maksadımız malum.

Müdür bey bir şey sormaz. Olay bir daha konuşulmadan kapanır gider.

Zor izin Verdi

Bir sene bakanlığın hizmet içi eğitiminde ders programlarını tartışıyorduk. Okulların ilk haftası başlamıştı. Bakanlık bizim durumumuzu okullarımıza bildirdi. Bu arada öğretmenler kurulu olmuştu. Biz geldik, göreve başladık. Bu arada şehrimize uğramadan Malatya’ya meşhur bir âlim ve davetçi geçecekti. Bazı tanıdık dostlar onunla buluşmak, sohbet etmek için harekete geçmişler, Beyoğlu’nun Şeker pınarı denilen bir çeşme başında birkaç saat oturma sözü almışlar, beni de davet etmişlerdi.  

Sabah derslerime girdim. Öğleden sonra bir veya iki saat daha dersim vardı. Bunun için izin almaya gittim ve dedim ki:

- Hocam, dersin boş geçmesini ben de hiç istemem. Öğrenciler hem dersten kalır, hem de disiplini bozarlar, bilirim. Ama benim için çok önemli bir durum var. İki saat izin istiyorum. Nöbetçi öğretmenlerle idare eder misiniz? Olmazsa resmen izin istiyorum.

- Mazeretin nedir?

- Hocam, resmi olarak geçerli bir mazeretim yok. Anam babam hasta olmuş gibi bir yalan da söylemek istemiyorum.

- O zaman olmaz hocam. Biz “böyle izine gelmeyin” diye öğretmenler kurulunda karar almadık mı?

- Bilmiyorum hocam, ben kurulda yoktum.

- Yok muydun? Acaba?

Öyle dedi ve kalktı, ilgili dolaptan kurul dosyasını aldı, son kurul evrakına baktı. İçimden bana inanmayıp da yalan söylediğimi ima eder bu tutumu hiç beğenmemiş ve ona yakıştıramamıştım. Ama içime attım.

- Evet, katılmamışsınız. Ama geldiğinizde bunu okumanız ve kararlardan haberdar olduğunuza dair imza atmanız gerekirdi.

- Her neyse hocam, ben sizden iki saat izin istiyorum.

- Vermezsem?

- Bağışlayın, size karşı gelme olarak da saymayın, ama ben bedeline razı olup yine gideceğim.

Durdu, düşündü, düşündü ve sonra başını kaldırdı.

- Peki öyleyse, izin verdim.

Biz bu arda gecikmişiz. Arkadaşlarımız gelemeyecek sanmış ve gitmişler. Hemen dolmuşa atlayıp garaja gittim ve oradan ilk Adana otobüsüne bindim. Şeker pınarında “durun, burada ineceğim” derken kaptan ve muavini şaşırdılar. Ücretlerini verdim ve yoldan uzak çeşmeye doğru hızla yürüdüm. Çok şükür o meclise katılmakla bahtiyar oldum.

Veda

Nihayet okulumuzdan giderken vedalaştık, onu güzelce uğurladık. Ali Görgel hocama demiş ki:

- Bu okuldan giderken üç şeye pişmanım. Birisi de Cemal Hocama izin vermede zorluk çıkardım. Daha sonra onu tanıyınca çok pişman oldum ama oldu bir sefer.

Bu sözleri beni sevindirmiş, onu daha çok sevmeme vesile olmuştu.  Aslında ben onu sever ve sayardım. Hala da öyledir. Sadece tavırları garip gelirdi bize.

Duyduğuma göre bu tür garip davranışlarının altında Kıbrıs savaşının etkisi olmuş. O savaşa katılan gazimiz, ruhen çok etkilenmiş ve bazı huyları çok değişmiş. Allah selamet versin, sonuçta biz onu hep sevdik ve hayırla yâd ettik.[1]

 

 

[1] Hakkında bilgi için bakınız: https://hayatgazetesiordu.com/roportaj/23796149/ali-deniz-egitimden-kult... (12 10 2026)